Hoşgeldiniz  

TUVALLERDE OYUN KURAN RESSAM: ONAY AKBAŞ

admin | 22 Temmuz 2018 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

 

 

Piece of Art News olarak, yıllardır Paris’te yaşayan, çağdaş sanatın uluslararası isimlerinden Ressam Onay Akbaş’la İstanbul’da görüştük. İnsanın varoluşu üzerine düşünen, okuyan, yazan ve çizen bu değerli sanatçıyla, hayatına, resimlerine ve sanat anlayışına, yaşadığı, sanatın önemli merkezlerinden biri olan Paris’e dair çok şey konuştuk. Büyük mutluluktu bizim için, aynı mutluluk ve ilgiyle okumanızı diliyoruz.

Dilşad Atasoy: Öncelikle İstanbul’a hoş geldiniz. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sizi tanımaya çocukluğunuzdan başlayalım isterseniz, nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Onay Akbaş: Biz kendi kendine bir şeyler yapmanın, yaratmanın zorunlu olduğu bir çocukluk yaşadık. Bizim kuşağımız aşağı yukarı böyleydi. Oyuncaklarımız olmadı bizim. Oyuncaklarımızı tahtadan, çamurdan kendimiz yapardık. Sanata başlangıç sayılmasa bile bir form yaratma çabası vardı onları yaparken. O yıllarda köyümüzde elektrik yoktu, karanlıkta gökyüzünü seyretmeyi çok severdim. Hep hayal kuran bir çocuktum. Babam tam bir Cumhuriyet imamıydı, köy yerinde okuma geceleri düzenler, bize Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okuturdu. Hep yenilik peşinde koşan bir adamdı. Köydeki kızların başlarını açtırır onları okula yönlendirirdi. Annem daha kendi halinde bir kişiliğe sahipti, fakat bize sevgi aktarmakta çok başarılıydı. Babamı 10 yaşında kaybettim. Annem bize bakmak için çok çalıştı altı çocuğuna da yüksek okul okuttu. Bu yüzden annem bizim gözümüzde Peygamber gibidir. Çok çocuklu bir aile olduğumuz için ortaya konan tabaktan yerdik hepimiz. Böyle olunca paylaşımcı oluyorsunuz ister istemez. Bir de size ait bir düzen olmuyor. Sanat, kaçıp sığındığım subjektif dünyamdı desem yanlış olmaz, belki de ilk göçümdü bu. Ondan sonra göçler devam etti hayatımda.

Günsu Saraçoğlu: Resme ilginiz nasıl başladı?

O.A.: Fatsa’da doğdum ama orada büyümedim. Ortaokulu ve liseyi parasız yatılı olarak ailemden 500 km uzakta, Kastamonu’da okudum. O dönem yalnızlaşma ve etraftan izole olma dönemiydi benim için. En yoğun duyguları yaşadığınız dönemde varlığınızı ispatlamak için sarılacak bir şeyler arıyorsunuz. Örneğin okumak o dönemde yalnızlığımı gidermek için bir yoldu, hala da devam ediyor. Resim yapma isteği asıl bu yıllarda ortaya çıktı. Cevat Dereli’nin öğrencisi olmuş çok iyi bir resim öğretmenimiz vardı; Sait Civcivoğlu. Onun asistanı gibiydim adeta. 1978 yılında liselerarası resim yarışmasında ikincilik almam da çok motive etti beni.

D.A.: 12 Eylül dönemi yaşamınızda önemli bir yere sahip, nasıl etkilendiniz bu dönemden?

O.A.: Fatsa 68 olaylarını çok yoğun yaşamış bir kasabaydı. O dönemde toplumsal bir model olarak gösteriliyordu. 78 döneminde ağabeyimi kaybettik. Fatsalı olmanın, sol bir dünya görüşü taşımanın bedellerini çok şey yaşayarak ödedik o dönemde. 12 Eylül’de, sıkıyönetim olduğu dönemde hocamız Ali Candaş’ın fotoğrafçılık dersi için okul bahçesinde fotoğraf çekiyordum. O sırada binbaşının biri “Gözünü bağlayın, atın içeri” dedi. Oysa ben makinayı ödünç almış ve okulun bahçesinde çiçek böcek çekiyordum. Haberim yoktu meğer yasakmış fotoğraf çekmek. 17 yaşındaydım, içerde yaşadıklarımdan sonra aylarca Yedikule Göğüs Hastanesinde yatmak zorunda kaldım ve okulda bir yılımı kaybettim. Bunlar çok acı tabii ama insanı zenginleştiren bir yanı da var.

 

G.S.: Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesinde aldığınız resim eğitiminin size katkısı nasıl oldu?

O.A.: Biz röprodüksiyon çocuklarıydık, en büyük lüksümüz müzelere gidip desenler çizmekti. Okul dönemim Arkeoloji müzesinde geçti diyebilirim. Klasik eğitim veren bir okulda okudum ama Vural Yıldırım isimli bir hocamız vardı, atölyede çok özgür yetişmiştik. Ama sonradan önemli yerlere gelseler de, o klasik eğitime takılıp kalan, aşamayan çok arkadaşımız oldu. Okulda çağdaş sanatla yani yaşayan sanatla ilişkimiz çok iyi değildi. Türkiye’de o yıllarda yurt dışına çıkmak o kadar kolay değildi. Sanat tarihini ancak kitaplardan öğrenebiliyorduk. Fransa’ya gittiğimde Picasso’nun orijinalini ilk kez gördüm. Jean-Michael Basquiat o yıllarda hala yaşıyordu, onu ve resimlerini orada tanıdım ki, Türkiye’de önemi daha yeni kavranıyor.

D.A.: Üniversiteyi bitirdikten sonra Maltepeli Ressamlar oluşumunda yer aldınız, nasıl bir süreçti, neler yaptınız o dönemde?

O.A.: O yıllarda bir atölyem vardı, arka tarafını ev olarak kullanıyordum. İlk sattığım resimle atölyeme perde almış, resim yaparak hayatımı sürdürmenin keyfini ilk olarak orada hissetmiştim. 12 Eylülün baskılarının üstümüzde olduğu yıllardı. Gece atölyede çalışmak yasak olduğu için çok rahatsızdım. Öğrencilerim vardı, birçok öğrenciye ücretsiz ders veriyordum. Yoksul günlerdi ama var olan her şeyi paylaşıyorduk. Maltepeli ressamlar oluşumu dayanışma ruhuyla kurulmuş bir birliktelikti. Çok ucuza satılıyordu ama bu oluşum sayesinde resimlerimizin satıldığını gördük. Resim alan kişilerin arkadaşları gelip yeni resim almak istiyorlardı. Resimlerin satılması iyi bir şeydi ama gelenlerin aynı resimden istemesi sıkıntı yaratmaya başladı bende. Bu sanatçıyı “satılıyor” diye aynı şeyleri yapmaya hapsediyordu. İşte o dönemde dışarı çıkma isteği artmaya başladı. Zaten maceraperest, yeni dünyalar keşfetmeye meraklı bir ruhum vardı.

G.S.: Neden Paris? İstanbul’dan Paris’e gidiş serüveninizi dinlemek isteriz.

O.A.: Paris’e gidişimin tek bir sebebi yok. Benim kuşağım Fransız edebiyatçı ve düşünürlerini okuyarak kültürel beslenmesini gerçekleştirdi. “Kültürün beşiği Paris’tir.” algısı yaratılmıştı hepimizde. Bizden önceki sanatçı kuşağın Paris anıları belleğimizde yer etmişti. Neredeyse Paris bize empoze edilmiş, kaçınılmaz bir hedef gibiydi. Bu imaj beni çeken sebeplerden biriydi. Diğer bir sebep ise 12 Eylül’ü yaşamamızdı. Paris’te yaşama kararını aldığımda 1987 yılıydı ve 12 Eylül’ün etkileri hala devam ediyordu. Beni İstanbul’a bağlayan çok özel bir şey yoktu. Ailesinden uzak yatılı okumuş bir kişi olarak göç bana yabancı bir olay değildi. Özgür bir sanatçı olarak yaşamak istiyordum ve Paris sanatçılar için bir anlamda Mekke gibiydi. Fransız edebiyatı ve sanatının yansımasının etkisiyle bana sanki bir ışık kaynağı gibi geliyordu.

D.A.: O dönemde Paris’te nasıl bir kültür sanat ortamıyla karşılaştınız?

O.A.: Fransa’nın bir kültür politikası var. Devlet ve yerel yönetimler bazı profesyonel sanatçılara atölye verip, uygun çalışma ortamı sağlıyor. Sanatını icra etmesini, üretmesini kolaylaştırıyor, söyleyeceklerine fırsat tanıyor. Bunlar bir sanatçı için çok önemli. Ayrıca Fransa kültürel altyapısını kurmuş, müzeleri ve galerileriyle insanları sanata özendiren, sanatçıya arzu ve destek veren bir ülke. Altyapı, özgürlük ve sağlıklı rekabet ortamı var. Dünyadaki birçok önemli sanatçı Paris’i bir yaratım ortamı olarak seçmiş, bu nedenle bir kültürel odak olmuş kent. Kültür turizmi nedeniyle her yıl milyonlarca turist geliyor. Ayrıca Fransa dünyanın dört bir yanına kurulmuş Fransız Kültür Merkezleri yoluyla da kendi kültürünü yaymaya çalışıyor. Bütün bunların sonucu çok sayıda sanatçı dünyanın birçok ülkesinden kalkıp, büyük umutlarla Paris’e geliyor. Fakat Paris’in kucak açıp kimseyi beklediği yok. Paris’te yaşayan onca sanatçı arasından sıyrılıp çıkmak o kadar kolay değil. Özgün diliniz ve orijinal önerilerinizle farklılığınızı, zenginliğinizi göstermeniz gerekiyor.

G.S.: Bir sanatçı olarak nasıl tanımlarsınız Paris’i?

O.A.: Paris dünyayı değiştiren birçok sosyolojik, politik ve sanatsal olayın ya başlangıç noktası ya da zorunlu beşiği olmuş bir kent. Bugün biraz etkisini kaybetmiş olsa da böyle. Uzun yıllar ışığın kenti olarak algılanmış. Çok önemli bir turizm merkezi. Göreceli de olsa özgürlüğün korunduğu bir alan. Özgürlük olmadan yaratıcı düşüncenin gelişmesinden söz edemeyiz. Ressamlar için çok sayıda müze ve galeri, araştırmacılar için büyük kütüphaneler var, Sosyologlar için ise bir kültür kazanı, bir kozmopolit laboratuvar. Hangi amaçla gelirse gelsin, bu kente gelen aradığını bir şekilde buluyor. “Herkesin sahiplenmek istediği ama sahibi olmayan bir kent” diyorum ben Paris’e…

D.A.: Paris’te dünyaca ünlü bir çok sanatçıyla birlikte olmak, onların çalışmalarını izlemek, aynı ortamlarda bulunmak, hatta dostluklar kurmak, birlikte sanat konuşmak nasıl bir duygu, neler katıyor size?

O.A.: Akademili sanatçıların dünyada belirleyici rol oynadığı zamanlar yok artık. Klasik eğitimin içine hapsolmak zaman kaybından başka bir şey değil. O yıllarda Paris’te yaşıyor olmak beni bu zaman kaybından kurtardı. Fakat artık bu sorun çözüldü, çünkü teknolojik ilerlemeler sayesinde dünyanın öbür ucunda yapılan her şeyi anında görmeniz mümkün. Başka kültürleri tanımak insanı zenginleştiriyor. Ben sanatın bir çatışma alanı olduğunu düşünüyorum. Sanatsal alandaki tüm kuramlar ve kavramlar çatışıp, zenginleşip dönüşmelidir. O çatışma alanı sizi canlı tutuyor ve kendiniz olmak zorunda kalıyorsunuz. Paris’in bana kazandırdığı en önemli şey budur diyebilirim. Sanat, mücadele gerektiren zorlu bir alan. Hem sanatla maddi olarak yaşayabilmek için hem de kendi varoluşunuz için mücadele vermeniz gerekiyor. Zamanımın çoğunu okuyarak, araştırarak geçiriyorum, geri kalan kısmı da atölyede özgün işler üreterek geçiyor. Özgün değilseniz sanatçı olarak kabul göremezsiniz Paris’te.

G.S.: Türkiye’den gelen sanatçılar açısından baktığınızda iz bırakanlar var mı?

O.A.: Geçmişten bugüne Türkiye’den Paris’e çok sayıda sanatçı gitmiş. Bu göçlerin çoğu kalıcı değil. Ya Paris politik bir sığınma yeri olarak görülmüş ya da burslu gelen sanatçı adayı öğrenciler burs bitiminde iz bırakmadan geri dönmüşler. Paris’te kalan Türk sanatçı sayısı çok az, özgün şeyler üreten sanatçı ve sanatçı adaylarının varlığından çok fazla söz edemiyoruz. Yani sanatsal anlamda derin bir iz bırakamamışız diyebilirim. 150 yıldır sanatçı adayı gönderiyoruz ama çok azı kalıcı olabildi. Uluslararası düzeyde işler yapan olmadı çok fazla… Bu durumun nedenlerinin iyi araştırılması gerekir bence. Fikret Mualla, Abidin Dino, Burhan Doğançay, Mübin Orhon, Fahrünisa Zeyd, İlhan Koman, Komet, Selim Turan, Ömer Uluç, Utku Varlık, Onay Akbaş ve diğerleri… Neler yapmışlar, nasıl bir iz bırakmışlar mutlaka ciddi araştırmalar yapılmalı bu konuda.

 

D.A.: Bir sanatçı olarak zaman kavramıyla ilgilisiniz. An ve bellek önemli değil mi sizin için?

O.A.: 1990’larda zaman kavramını irdeleyen resimler yaptım. An ve bellek kavramlarını irdeleyen bu resimlerle geçmişin ve anın, zaman kavramıyla ilintisini sorguladım. Bunlar anın belleksiz oluşmayacağı varsayımını sorgulayan işlerdi. Genetik miras, soyunun geçmişinden sana taşıdığı kalıntı anılarsa, bu anılarla geçmişimizden bugüne, zaman üzerinden bir şeyler taşıyoruz. Taşıdıklarımızı da müdahalelerle dönüştürüp geleceğe iletiyoruz. Bu dönüşümde sanat, çok önemli bir dil oluşturuyor. Çizgi ise görsel sanatlarda bir dile geliş ve anlatım aracı olarak çok önemlidir. İnsanlığa ait tüm değerlerin geçmişten geleceğe taşınmasında çizgi büyük rol oynamıştır. Mağara resimlerinde, piramitlerde ve yazıtlardaki hiyerogliflerde hep çizgiyi görüyoruz. İşte ben de, beni çevreleyen varlıkları bir tür modern hiyerogliflere dönüştürüp, kendimce bir dille sanatsal önerilere dönüştürüyorum.

Yani bir sanat eseri kendinden öncekilerle yüzleşme, ana dair çözümlemeler ve geleceğe dair öneriler barındırıyor. Ressam olarak ben kendi geçmişimle yüzleşmeyi ve geleceğe dair önerilerimi resimlerim aracılığıyla yapmaya çalışıyorum. Ressam olmasam, astronot ya da arkeolog olmak isterdim. Çünkü ikisini de kazı ile kendine ulaşmanın yöntemleri olarak görüyorum, aynı sanat gibi…

G.S.: Resimlerinizde farklı dönemler oldu elbette, bugüne gelene kadar hangi süreçlerden geçtiniz?

O.A.: Öğrencilik yıllarımda Barok dönemin, daha sonra Ekspresyonizmin etkisiyle resim yaptığım dönemler oldu. Fransa’ya gittiğimde Yeni Figürcülük anlayışından ve aborjin sanatından etkilendim. Resmime renkler girmeye başladı. Resmim klasik kompozisyonu içinde saklar ama baktığınızda klasik resimden hiçbir iz taşımıyormuş gibidir. Ekspresyonist bir renk ve leke anlayışım var. Benden önce yapılan tüm sanatlardan bir şeyler alıp, herkese her disipline eşit mesafede durup resmimi bir sentez gibi gerçekleştiriyorum. Sanat da yaşam gibi, bir şeylerden etkileniyorsunuz, bir şeyler giriyor, bir şeyler çıkıyor sanat evreninize… Bazı fazlalıkları terk ediyorsunuz, giderek hafifliyor, daha özgür ve özgünleşerek ilerliyorsunuz. Sanat sevgiyle ölçülmez, ölçü özgünlüktür. Sevilsin diye resim yapılmaz, özgünlüğünüzü kabul ettirmek sevilmekten ayrı bir şeydir. Siz değişerek ilerlerken eski dönemden resminiz yok mu diye soran insanlarla karşılaşıyorsunuz, birinde görmüş onu istiyor. Yeni olanı hemen kabul edemiyorlar. Böyle söyleyenlere de sadece gülüp geçiyorum artık…

D.A.: Resimlerinizde bir oyun kuruyor, bizi de bu oyuna dahil ediyorsunuz? Figürleriniz ilgi çekici, başka bir dünyaya aitler sanki. Dünyaya bir eleştiri, isyan ve ironi var gibi, ne dersiniz?

O.A.: Evet, resimlerimde durumdan memnun olmama ve “böyle olsaydı” diye bir önerme hali var. Bu önermeyi yapabilmek için ironiyi kullanıyorum. Dünyaya bakış olarak bir eleştiri var. Benim figürlerim kukla ya da pan dediğimiz reel olmayan figürler. Fransız bir yazar, kitabım için yazdığı bir yazıda figürlerimden “Akbaşgiller” diye bahsetmişti. Gerçekten de Onay Akbaş’a ait bir evren yarattım. Figürlerimin bu evrendeki rolleri ve kapladıkları alan sürekli değişiyor. Bu evrende, ezilmişlerin, edilgenlerin, yol kenarına bırakılmışların, isyankar, kışkırtıcı ruhların, çıldırmış kalabalıkların tarihi ve devinimleri söz konusudur. Bunların karşılaştığı ironik ve trajikomik bayağılıklar resmin itici gücüdür. Sanatın bir terapi yanı olduğuna da inanıyorum, varoluşumun karanlık girdaplarında yanımda taşıdığım bir cep lambasıdır resimlerim.

 

G.S.: Resimleriniz, sergileriniz hepsi bir mesaj, bir söz içeriyor. Bu konuda neler söylersiniz?

O.A.: Benim resim yapmak için geçerli bir nedene ihtiyacım var. Anlık tepkilerle resim yapmam. Güncel olanla içe içe yaşarım, günceli takip edip yorumlarım ama güncelin peşine takılıp gitmem. Ondan beslenirim ama onu sanatsal önerilere dönüştürmek için zamanın süzgecine ihtiyaç duyarım. Seçtiğim konular genellikle insanın varoluş sorunsalı ile ilintilidir. Konularımın felsefi ve politik dayanakları vardır. İnsanın sorunlarını ve varoluşunu irdeleyen ve aynı zamanda bir iletişim dili olan sanatın yöntemlerini sorgulayarak zorlayan bir sanatsal öneri olarak resim yapmayı tercih ediyorum. Ruh Çağıranlar, An ve Bellek, Av-Avcı olma sorunsalı, Dalga, Kelebek Avcıları, Oyun-Oyuncak-İktidar, Sahte Peygamberler, Bitmem(iş)lerim, Kuklalar gibi seri resimlerini yaptığım kavramlara bakarsak, insanlığın varoluşsal sorunlar yumağını irdeleyip, sanatsal öneriler getirme çabamı sezebilirsiniz.

D.A.: Türkiye’deki sanat ortamı için neler düşünüyorsunuz?

O.A.: Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de sanat ortamında fazlasıyla kirlilik söz konusu. Ortalık küratörden geçilmiyor ki ben onlara “Kör Aktör” diyorum. Genel-geçer disiplin olarak çağdaş sanatı, fotoğraf, video-art veya enstalasyon olarak ele alanlar var. Bir sanatçı adayı bir küratörün önerisiyle bir yerlere getiriliyor. 10 sana sonra bakıyorsunuz o kişi sanat alanında yok. Ben diyorum ki sanatta da laiklik olmalı. Yani devlet, sanatın tüm disiplinlerine, tüm uygulayıcılarına eşit uzaklıkta olmalı. Düşünsenize sanat tarihinin çok zengin bir geçmişi var. Söylenebilecek her şey söylenmiş, yapılabilecek her şey yapılmış, omzunda o yükle yürümek zorundasın. Ama birisi “Video sanatı, fotoğraf ya da enstelasyon çağdaş bir dil, ben bunu yapayım, bunun tarihi olmadığı için eleştirisi de olamaz.” savıyla yola çıkabiliyor. Yaşadığımız çağ da buna uygun, yüzeysel işler yapmak ve hızla tüketmek… O zaman iş, popüler kültüre meta oluşturmaktan öteye geçemiyor. Sorun hangi disiplini kullandığınız değil, hangi disiplinle yaparsanız yapın özgün ve kaliteli işler yapıp yapmadığınızdır. Gençler teknolojinin içinde yetiştikleri için bu disiplinlerle sanatlarını üretecekler mutlaka, bu son derece normal, ama resim yaparak da çağdaş bir dil oluşturulacağını reddetmemek gerekiyor. Özellikle fotoğraf, başarısızlıklarını gizlemek isteyen birçok meslek grubundan devşirilmiş ruhların aklanma alanı oluyor. Bu anlamda suistimale çok açık bir alan. Art Contemporary bugüne ait demek, fakat aktüel kavramını sanatla ilintilendirmeye karşı çıkıyorum. Çağdaşlık aktüelle sınırlanamaz, aktüel genel geçerdir. Bugün Türkiye sanat ortamında bu kavramlar birbirine karışmış durumda. Bir gösteri toplumu durumundayız, öyle ki; sanat=iletişim şeklinde bir çıkarsamaya doğru sürükleniyoruz hızla. Sanatta demokrasi yoktur, yaşlılık ve gençlik gibi kavramlar da yoktur. Sanat,yaşla yapılan ve süreyle ilgili bir kavram değildir. Van Gogh ve Raphael 37 yaşında, Modigliani 35 yaşında, Egon Shile 28, Jean-Michael Basquait 27 yaşında ölmüştür ama bir dönemi sarsmışlardır.

G.S.: Türkiye ve Avrupa’yı sanat piyasası açısından karşılaştırmanızı istesek neler söylersiniz?

O.A.: Çok fark var tabii, istatistiki verilerle açıklamak daha doğru olur sanırım. Ben 25 yıllık süreçte 1300 resim sattım. Bunların 650 tanesi yurt dışında, 650 tanesi Türkiye’deydi. Yurt dışındakilerden yalnızca birkaç tanesi el değiştirmişken Türkiye’dekilerden bir yıl içinde alınıp satılan sayısı 28 adet. Sürekli alınıp satılıyor ama sanatçının telif hakkı yok. Fransa’da sanatçıya artı değerden %8 telif hakkı verilir. Bu bir yanı, bir diğer yanı da Türkiye’de beğeni zemininin bu kadar hızla değişiyor ve kaygan olması… Ya da bazı sanat eseri alımları sadece spekülatif nedenlerle, hemen paraya dönüştürmek için yapılıyor. Avrupa’da bir resim bir sanatsever tarafından düşünülerek alınır ve miras yoluyla gelecek kuşaklara aktarılan bir değer olarak görülür.

 

 

D.A.: Müzeler ve müzecilik konusunda sorunlar hiç bitmiyor Türkiye’de, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

O.A.: Müzecilikte en önemli konulardan biri sanatçının en karakteristik örneklerine yer vermektir. Siz yaşayan bir sanatçının işini alıp müzeye koyduğunuzda bu eser değerli, korunmalı diye işaret ediyorsunuz. Belki sanatçı değişecek, gelişecek daha iyi işler ortaya koyacak ya da sanata devam etmeyecek. Bu acele niye, biraz beklense ve sanat tarihi elese ya da değerlendirse diyorum. Sanata, kendi çökeltisi oluşacak kadar zaman tanınsa daha doğru bir yöntem olabilir. Özel müzeler kurulduğundan beri bu müzelerin çıkarları, sanat, iktidar ilişkisi, kendi sosyoloji ve ekonomisini yaratarak hızla ilerliyor. Özellikle özel müzeleri oluşturan kişilerin çok dikkatli olması, ince eleyip sık dokuması gerektiğine inanıyorum. “Elimde müze açacak kadar eserim var, o zaman açmalıyım” demek doğru değil, müzecilik ciddi bir iştir ve çok önemlidir. Yaşayan sanata böyle müdahale ettiğinizde manüplasyon ve haksız rekabet ortamı oluşturuyorsunuz. Dünyada ciddi müzeler koleksiyonlarını sürekli yenilemektedir. Türkiye’de müzecilik zaten çok yeni, ama şu an var olan müzelerin sorunlarından biri de budur.

G.S.: Bir Van Gogh hayranı olduğunuzu biliyoruz. Van Gogh’la ilgili çok ses getiren bir proje gerçekleştirdiniz.” Vincent Van Gogh’un Peşinde/Modernizmin İzinde” isimli projeniz sizin için neden önemliydi, nasıl ortaya çıktı, neler yaptınız?

O.A.: Paris’e ilk gittiğimde Van Gogh’un mezarına gidip fırçamı dikmiştim. Benim için hacı olmak gibi bir şeydi bu. Bu proje ortaya çıkmadan önce 5 yıl boyunca zaman kavramını sorguladığım an ve bellek serisini yapmıştım. Proje kafamda hazırdı, 1989 yılında yapmayı düşünüyordum, çünkü Van Gogh’un ölümünün yüzüncü yılına denk geliyordu. Fransa’da onun resim yaptığı yerleri gösteren panolar vardır. Hangi resmi nerden yapmış, yani hem tabloyu hem de hayatı görürsünüz o panolarda. Birisi bellek diğeri de yaşam… Ben peyzaj ressamı değilim o nedenle panolardaki an ve bellek kavramını nasıl sorgularım diye düşündüm. Tek başıma yaparsam, benim çalışma metodumla örtüşmüyordu. Bu yüzden bir grup Türk sanatçıyla yapmaya karar verdim. Bir iş insanı bu projeyi finanse etti ve sonra yapılan resimlerin büyük bir kısmını aldı. Ortaya güzel bir koleksiyon çıktı ama destekleyici, olumlu görüşler aldığım gibi eleştiriler de aldım. Özellikle projeye dahil edemediğimiz sanatçı ve eleştirmenlerden tepkiler geldi.

 

D.A.: Son serginiz bir anlamda retrospektif bir sergiydi diyebiliriz. İş Sanat Kibele Galerisinde açtınız. Kıyısız dalgalar isimli bu sergi için “bir ara bilanço” diyorsunuz. Sizden dinleyebilir miyiz?

O.A.: Geçmişten bugüne farklı dönemlere ait resimlerimin bir araya getirildiği bir sergi oldu. İlk yaptığım yağlıboya resimden başlayarak, benim sanat dönemlerim hakkında fikir verebilecek bir düzenleme yaptık. Retrospektif “geriye bakış” demek. Ben Türkçe karşılığı olarak dur(b)ak dedim. Sanatçının dur(b)akları olmalı, elindekileri bırakıp, nerde olduğuna bakmalı ki nereye gideceğine dair kapasitesini görebilsin. Sergiye Kıyısız Dalgalar ismini vermemin bir nedeni vardı tabii. Sanat bilim gibi kesin sonuçlar üretmez. Bir yerlere varmak, çarpmak zorunda değildir. Sanat eserleri varoluşu ve etkileri itibarıyla kıyısızdır.

Sevgili Onay Akbaş’a bu keyifli ve değerli sohbet için çok teşekkür ediyoruz. O kendi çağdaş masallarını yazmaya devam ettikçe, tüm sanatseverler gibi biz de, başarılarını ilgiyle, hayranlıkla izlemeye devam edeceğiz.

 

BU RÖPORTAJ, SANATIM DERGİSİ 7.sayısı’nda (Temmuz, Ağustos, Eylül 2018) yayınlanmıştır.

448 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle