Hoşgeldiniz  

Tek Malzeme Sanatçısı Değilim..!

admin | 12 Temmuz 2018 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

 

Piece of Art olarak Prof.Dr. Balkan Naci İslimyeli ile görüştük. Bir sanatçı olarak hayatını, geçirdiği süreçleri, sanat anlayışını,  beklenti ve önerilerini konuştuk.

Biz ilgiyle, keyifle dinledik, sizin de aynı ilgi ve keyifle okumanızı diliyoruz.

 

balkan naci islimyeliDilşad Atasoy: 45 yıldır sanatın içindesiniz, durmadan üretiyorsunuz. Bu kadar başarılı olmanızda çok çalışmanın katkısı olmalı, ne dersiniz?

Balkan Naci İslimyeli: 45 yıl hızla geçivermiş gibi geliyor insana ama geçmişe dönüp baktığınızda nasıl zorlandığınızı, toplumsal çalkantılar içinde nasıl savrulduğunuzu, yolunuzu ve kimliğinizi kaybetmemek için nasıl savaştığınızı görüyorsunuz. Sanatınızı sürdürebilmek için hem kendinizle hem de çevrenizle verdiğiniz savaş da çabası… Bu savaş hiç bitmiyor ama yıllar geçtikçe öğrencilerinize ve topluma katabildiğiniz şeylerle teselli buluyorsunuz. 45 yıl içinde 60’ın üzerinde kişisel sergi, sayısız karma sergi, 10 adet sanatçı kitabı, yazılar, şiirler, davetler, burslar elimde kalan en değerli şeyler. Sanatçı olmanın ağır sorumluluğunu hissederek yaşadım hep, aynı çizgiyi sürdürerek devam ediyorum yaşantıma.Başarı göreceli bir durum, bence sevdiğiniz işi dürüstçe yapıyor ve bundan mutlu oluyorsanız, başarılısınız demektir. Yıllarım hep araştırma, koşuşturma, üretme, sergiler, söyleşiler, derslerle geçti. Görünen kısmı güzel ama çilesi de çoktu. Ülkenin geçirdiği sarsıntılar ve bunların size yansıması, sanata duyarsız bir toplumda sanat yapmaya çalışmanız, yadırgamalar, reddedişler bunlara karşı verdiğiniz mücadele, bütün bunlar bir savaş aslında. Bu savaş içinde sanat yapmadan yaşayamayacağınız duygusuyla yaşıyorsunuz. Yavaş yavaş da bir gladyatöre dönüşüyorsunuz. Bu arada sizin farklılığınız insanlarda merak uyandırmaya başlıyor. Herkesin aynı olmasından bıkmış çünkü insanlar. Herkes aynı ve kimse birbirini anlamaya, dinlemeye çalışmıyor. Sanat yaparak, birbirini dinlemeyen insanlar arasında, benim sesimi dinleyenleri arıyorum. 

Günsu Saraçoğlu: Eserlerinizle, geçmişle gelecek arasında köprü kuruyor, geçmişi önemsiyor ama onu çağdaş bir dille yorumluyorsunuz. Bununla ilgili düşüncelerinizi anlatır mısınız?

B.N.İ.: Zaman, dünü, bugünü ve yarını içine alan bir döngüsel bütünlük. Ben zaman birimi olarak yaşadığımız anı kabul ediyor, onu önemsiyorum. O bir tek an tarihin bütün birikimini taşıyor içinde. Hepimiz yaşanan tek bir anın anlamı üzerinde düşünmeliyiz, anı dönüp yeniden sorgulamalıyız. Geçmişle gelecek arasında köprü var zaten. Sanatçıyı bu doğal köprü üzerinde yürüyen, yürürken de ardına hayallerini, anılarını, paylaşımlarını da takıp ilerleyen bir kahramana benzetiyorum. Bu anlamda benim sanatımın merkezine yerleşen portre, peyzaj ve ölü doğanın içinde konumlanan güncel imgeler, geçmişle bağımı gündemde tutma çabam aslında.

D.A.: Sadece resim yapan bir sanatçı değilsiniz, okuyor, yazıyor ve sinemayla ilgileniyorsunuz. Nelerden beslenirsiniz?

B.N.İ.: Edebiyata, müziğe, sinemaya merakım var. Şiir yazıyorum, yazı yazıyorum. Bu alanda iyi olan her şeyi takip ediyorum. Bir de klasikler var ki dönüp dönüp okurum onları. Bunların dışında çok iyi bir gözlemciyim. Hayatı, mekanları, insanları incelerim. Belli sözler işitip belli tipleri göreceğim mekanlarda dolaşmam. Vitrin alanları hiç sevmem, hayatın gerçekten yaşandığı yerler benim ilgi alanımdadır. Objeleri çok önemserim, benim için sessiz tanıklardır onlar. Belli dönemlerle ilgili yaşamların, hatıraların bellek basamakları gibi gelir bana. Bir eşya gördüğümde onunla ilgili hayaller kurarım, o hayatı paylaşan insanları düşünürüm. O nedenle objeler beni heyecanlandırır. Eskicilerle aram iyidir, hepsi beni tanır ve sever çünkü ellerinde kalmış malzemeleri satın alıyorum. Bütün bunlar beni besleyen şeyler yani çok geniş bir beslenme alanım var. Eserlerimi üretirken ana kaynağım yaşamın ta kendisi. Vicdan, kimlik, aidiyet, zaman, suç ve sınırlar gibi başlıklarla dünyayı sorgulayan birinin güncesine girecek her şey. Ayrıca bir sanatçı için şehirden daha besleyici bir malzeme olamaz. İstanbul bu anlamda çok önemli benim için..

G.S.: Türkiye’de sanatçı olmak oldukça zor, sanatın ve sanatçının rolü ne olmalı sizce?

B.N.İ.: Tek bir insandan başlayarak toplumun vicdanını hareke geçirebilmek, tüm dünya sanatçılarının sorumluluğu olmalı bence. Sessizliği sese çevirmek, susan acıları tercüme etmek, görmek, gösterebilmek, konuşmak, konuşabilmek hepsi sanatçı olmanın gereği. Sanat piyasası bugün dev bir sektör haline gelmiş durumda, onun tüketim değerleri içinde bunu başarabilmek giderek zorlaşıyor. Toplum baskı altında, sanatçı daha yoğun baskı altında… Benmerkezci bir dünya yeni kuşakları şekillendiriyor. Kapitalizm onları eğlendirmek için oyuncaklar hazırlıyor. Ne yazık ki küresel bir belge çöplüğünde yaşıyoruz. Fakat umudum var, zamanla bir ayıklama yapılacağına inanıyorum. Sanatımı belirleyen 3 ayak var varlık, yaşam ve yokluk bilinci. Bu üç noktayı birbirine bağlayan yollar, üzerinde yaşadığım serüvenler, kayıplar, tesadüfler, umutlar hepsi çok önemli. Sanat, başlangıcı olan ama sonu olmayan umutsuz bir arayıştır. Bu seyahatin günlüklerini insanlara iletmek, bu yolculuğu göze alabilenlere rehber olur belki. Sanat bir yolculuk ve bu yolculukta yaşanan hareket, değişim ve dönüşüm halidir. Yollara koyduğunuz işaretleri hatırlayarak bunu gerçekleştirebilirsiniz ancak. Sanat kendi etinde insanlığı sorgulayabilme eylemidir. Sanatla uğraşıyorsanız yalnızlaşmayı, sevilmemeyi, saldırıyı göze almalısınız. Yani sanat bir eğlendirme değil, ağır bir sorumluluk işidir.

D.A.: Çok farklı malzemeleri kullanarak yapıyorsunuz eserlerinizi, tuval ve boyayla sınırlamıyorsunuz kendinizi. Bu, yaratıcılığınızı artıran bir seçim değil mi?

B.N.İ.: Tek malzeme sanatçısı değilim. Tek bir malzemeye mahkum olmayınca anlatım alanı genişliyor. Deney yapma şansınız artıyor. Fakat o malzemeleri doğru ve etkili kullanmazsanız yaptığınız deneyin altında kalırsınız. Bu yüzden modern sanat sanıldığı kadar kolay değil, çok malzemeyle çalışmak akıl ve sorumluluk işidir. Anlatmak istediğimi hangi malzemeyle verebileceksem onu kullanıyorum. Malzeme bir tahriktir. Kullandığınız maddenin bir ruhu vardır ve sizi yönlendirir. Bu nedenle tuval, enstalasyon, video, fotoğraf, giysi dahil pek çok anlatım tekniğini kullanıyorum.

D.A.: Eserlerinizde şiir, yazı gibi destekleyici ögeler de kullanıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

B.N.İ.: Ben ressamım ama aynı zamanda yazar ve şairim. Sözcükleri önemsiyorum, onlar benim için kutsal, okumak ve yazmak da kutsal. Yazının kökeninde de resim var zaten. Resimlerimi derinleştirmek için yazılarla destekliyorum. İnsanlar bu nedenle konuşur ve yazışırlar. Yazı insani iletişim akışının en temel aracı. Şiirlerimin, yazılarımın resmimle iç içe olması çok doğal, ikisi de benim yaratı için kullandığım enstrümanlarım.

G.S.: Bu tüketim toplumunda yapıt da tüketim eşyası oldu. Talebe göre değil de kendin olarak sanat yapmak oldukça zor, siz bu zor işi nasıl başardınız?

B.N.İ.: Sanat eskiden beri böyleydi ama daha naif bir durumu vardı. Bugün tamamen kapitalist tüketim ekonomisiyle ayrılmaz bir parça haline geldi. Dolayısıyla sanat yapıtı bir borsa kağıdı gibi değerlendiriliyor. El değiştirilerek değeri belirlenen manüple edilen bir oyuncak gibi… Doğal olarak artık sanatçı sanatıyla baş başa değil, sanatı sanatçı yapmıyor artık. Tamamen ekonomiyle kurulmuş bir altyapı var, sanatın anlamını, değerini onlar belirliyor. Sanat tüccarları oluştu, koleksiyonerler bile spekülatif davranıyor. Eskiden eseri satın alan koleksiyoner yıllarca saklardı. Şimdi birkaç yıl sonra müzayedede görebiliyorsunuz işinizi. Sanatçı kendi dünyasını savunamaz hale geldi. Yaşadığı düzeni savunan sanatçıların sayısı giderek arttı. Kimlik iddiasında direten sanatçıların tavrı gereksiz bir böbürlenme olarak görülmeye başlandı.

D.A.: Tophane_i Amire’de açılan retrospektif serginizin ismini “Hatırla” koydunuz. Çok ilgi çeken bir sergiydi. Neden, neyi hatırlatmaktı amacınız?

B.N.İ.: Hatırlamak insan için de toplum için de çok önemli. Hatırlamak; bir geçmişi kendi tarihinize eklemektir, onu bugünün değerleriyle yeniden biçimlendirmektir. O yüzden bellek, yaşadığımız anı derinleştirme, yeniden anlamlandırma ve yaşamın sürdürebilirliğinin dayanağıdır. Hatırladığımız oranda geçmiş var, biz varız ve sanat var. Kişisel olarak unutamadığımız şeyler vardır mutlaka ama toplumsal hafızamız çok zayıf. Çünkü tüketim ekonomisi mal arzı için tüketicileri unutmaya zorluyor. Zaten acılı bir dünya, savaşların yakıp yıktığı bu dünyada insanlar acıya dayanma yolu olarak hafızayı silmeyi tercih ediyor. Özellikle ülkemizde, en acı olaylara bile kanıksamayla bakan, yorgun orta sınıflar oluştu. Gençlerin durumu da aynı, duyarsız, ilgisiz ve kendilerini kurtarma derdinde olan bir gençlikle karşı karşıyayız.

G.S.: Toplumsal olaylarla ilgileniyorsunuz ve topluma kendi önerinizi sunuyorsunuz eserlerinizle. Son serginizde “Bu benim barış önerim” diye bir bölüm vardı. Ne anlatmak istediniz burada?

B.N.İ.: Toplumsal olaylarla beni her zaman ilgilendirmiştir. Zaman- bellek ve doğu-batı ikilemi arasında sıkışan insanların bireysel ve toplumsal serüvenini yansıtmaya çalışıyorum. Kimlik ve varlık sorunu üzerinde duruyorum. Hayattaki bireysel tarihimiz, dünya içindeki konumumuz, bu konumun çevre ile iletişimi ve çelişkilerimiz, bireysel tarihle toplumsal tarihimizin çekişmesi ilgilendiğim konular arasında. Doğu ile batı arasındaki tarihsel gerilimin ortasında bulunan bir ülkenin sanatçısı olarak bu konularla derinlemesine ilgileniyorum. Dünyada barışın kendisi mümkün değil belki ama barışı önermek mümkün. İnsanlarda savaşın yarattığı hasarı en aza indirgeyecek bir vicdan yaratmak başarılabilir. Son sergimde barış önerisi olarak Afrika’ya dikkat çekmek istedim. Afrika benim için özel bir coğrafya. El değmemiş güzellikler, büyük zenginlik kaynakları var bu nedenle de tarih boyunca sömürülmüş. Bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Onların bir mask gelenekleri var ona benzeyen bir yüz bezemesi düşündüm. Bizdeki alınyazısı değiminin bir yansıması oldu.

D.A.: Müzayedeler son yıllarda giderek arttı Türkiye’de, müzayedeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

B.N.İ.: Müzayedelerin sanat eserlerinin baş olgusu olmasını kabul etmiyorum. Müzayedelerde sanatçıların esir pazarında sergilenen birer cariye konumuna düşürüldüğüne inanıyorum. Müzayedelerde açık artırma değil, açık eksiltme yapılıyor adeta. Sanatçının geçmişine saygısızlık bu. Yıllarca oluşturduğu kariyerine iki dakika içinde değer biçmek bir skandaldır. Müzayede alanları istismara açık, istikrarsız, denetimsiz alanlar bana göre. O nedenle bu duruma karşı, tüm sanatçılar, galericiler ve küratörler hep birlikte mücadele etmeliyiz.

G.S.: Sinemayla da ilgilendiğinizi biliyoruz, geçmişte sanat yönetmenliği yaptınız. Şimdi de kendi yazılarınızı senaryolaştırıp çekeceğinizi duyduk. Nasıl gidiyor bu çalışmalar?

B.N.İ.: Ben sanatı bir bütün olarak değerlendiriyorum. Tüm düşünce ve arayışların biçim bulduğu zengin bir alan. İnsana ait her şey benim alanıma giriyor. Disiplinler arası çalışmaları önemsiyorum. Biliyorum ki insan bütün duygularıyla dünyayı kavrar. Başka sanatsal anlatım biçimlerini sanatınıza katabildiğiniz oranda onu zenginleştiriyorsunuz. Yazılarımı senaryolaştırmayı bitirdim, çekim aşamasına geldim. En kısa zamanda onu da yapmayı istiyorum.

D.A.: Sanatı ve sanatçıyı diğer mesleklerden ayıran şeyler nedir sizce?

B.N.İ.: Bir avukat yalnızca hukuk bilirse iyi avukat olabilir ama bir sanatçının tüm dünyayı doğru algılaması gerekir, aynı zamanda öznelliğini de korumalıdır. Bütün insani dinamiklere açık olmalı ve bir bilim insanı gibi çalışmalıdır. Ben çocukken doktor olmayı  istemiştim, böylece insanların içini açacağımı düşünüyordum ama fark ettim ki sanat yoluyla bir şeyin hem içini hem de dışını görmek mümkün. Sanatçıysanız hele çağdaş sanatla uğraşıyorsanız diğerlerinden farkınız olmalı, çok okumalı çok araştırmalı, çok şey biriktirmeli, değerleriniz konusunda inatçı olmalısınız. 

 

G.S.: Giysilerle ilgili sergileriniz ve tasarımlarınız var. Giysiler neden ilgi alanınızda ve neler yaptınız bu konuda?

B.N.İ.: Moda kavramının dışında giysiler her zaman ilgimi çekmiştir. Kimlik üzerine, cinsiyet ve hiyerarşiler üzerine bir göstergedir. İnsanın olmak istedikleri yada imrendikleri için maske olarak kullandığı bir araç, o yüzden beden maskesi diyorum ben ona. Cinsel duruşların, tepkilerin, isyanın, kabulün, aidiyetin hatta fantezilerin sembolü olarak, aslında sınıfsal çok şeyi gösteriyor. Daha önce açtığım bir sergi, duvarlarda ve üç boyutlu olarak tamamen bir sunumdan oluşuyordu. Giysi- heykel üzerine de çalışmalar yaptım. İlgi çekici kıyafet tasarımları da yaptım. Hepsinin bir anlamı, mesajı vardı.

D.A.: Evrenin oluşumunu ve yaşamı konu aldığınız, kozmos ve toz, hava, su, toprak, ateş ismiyle yaptığınız sergilere de değinmek isteriz. Bunlarla neye dikkat çekmek istediniz?

B.N.İ.: Bizi var eden güçler aynı oranda bizi yok edebilirler de. İnsanın sınırsız bencilliği, kibri ve küstahlığı dünyayı yıkıma sürüklüyor. Hava, su, toprak, ateş yaşamın yapıcı ve koruyucu güçleridir, tapılacak bir şey varsa onlardır. Ben doğa aşığı, Pagan ruhlu bir insanım. Bizler kozmos içinde bir toz zerreciğinden daha önemli değiliz. Doğayı kendi iştahlarına sunulmuş bir yiyecek olarak gören kapitalist egemenler, dünyayı ve insanları kirlettiler. Şimdi de yarattıkları kıyametten kaçabilmek için yeni dünyalar bulma arayışındalar. Bu sergilerle, görünen bu felaketi tekrar göstermek gibi bir çabanın içindeyim.

G.S.: Şiddet, hayatımızda oldukça yaygın, şiddeti konu alan sergilerle vermek istediğiniz mesaj neydi?

B.N.İ.: Şiddetin olduğu yerde masum kalabilmek mümkün değil. Ben en masum görünen alanlardaki şiddeti ortaya çıkardım. Bizi çocukluktan beri sinsice kuşatan bir kara tahta metaforu var. Okullarda karşımıza çıkan o kara tahtayı kastediyorum. Evde, okullarda, sosyal mekanlarda bizi sinsice kuşatıyor. Adını koyamıyoruz. Bununla baş edemiyor insan, küçülüyor ve kendine zarar verecek hale geliyor. Kendisi de şiddeti en yakınındakine yönlendiriyor.

 

D.A.: “Erkek ve Ölüm” isimli serginiz de çok ilginçti, bunu özellikle anlatmanızı isteriz.

B.N.İ.: Ölüm, erkeklere bir kahramanlık ve erkeklik söylemiyle kabul ettiriliyor. Erkek, toplumda gönüllü kurban sayılıp, öğretilmiş zaafları nedeniyle ölüme razı ediliyor. İçi boş bir erkeklik söylemiyle ölüme itilen kurbanların zavallı suskunluğuna topluca ses çıkarmalıyız. Erkek ve Ölüm sergisiyle Ataerkilliğe dikkat çekmek istedim. Bu sergiyle “Ataerkillik tüm dünyanın sorunu, çünkü sonunda vaat edilen şey yalnızca ölüm” diyorum. Ben Amerikan kültürünün en maço kültür olduğunu iddia ediyorum. Çünkü yaratılan savaş, kan ve şiddet efsanesiyle erkeğe başrol verilerek ölüm meşrulaştırılıyor.

G.S.: İsmi de içeriği de ilgi çekici olan “Matah” isimli bir serginiz çok gezildi, hakkında çok şey yazıldı. Tüketim toplumunun değerlerini eleştirmek için yaptığınız sergilerden biriydi sanırım, sizden dinleyebilir miyiz?

B.N.İ.: “Matah” Mahmutpaşa ve Tahtakale’nin ilk hecelerinden oluşuyordu. Sanat ve giysi arasındaki birlikteliği gösteren bir sergiydi. Kimlik ve giysinin bütünlüğüne dair göndermelerle bireyi hicivle ele aldım. Tüketim kültürlerinde şıklık, kişilik, giysi kavramları bizim gibi birey olamamış toplumlarda giysinin moda ve marka ile ölçülen bir değer kıstası var. Buna dikkati çekmek ve kırmak istedim. Orta sınıfın alışveriş ettiği bir tüketim arenasından seçtiğim günlük kullanım malzemeleri ya da lüks malzemelerin taklitleriyle çok üst düzey şeyler yapılabileceğini anlatmak ve hazır maddenin kullanımına bir boyut getirmek istedim. 

D.A.: Yeni Projeleriniz neler, biraz da onlardan bahseder misiniz?

B.N.İ.: Uzun zamandır üstünde çalıştığım ve çok önemsediğim bir proje var. Beşbuçuk katlı bir binayı sanat üretim merkezine dönüştüreceğim. Yanındaki küçük binayı da apart otel olarak düşünüyorum. Belki uluslararası davetlerde yurtdışından gelen sanatçıların kalması için kullanılacak. Ben müzeleri yaşayan yerler olarak düşünüyorum, burası da bir anlamda, yaşayan, güncel bir müze olacak. Beğendiğim gençlere yol açmak için onların işlerini de sergileyeceğim bir mekan olsun istiyorum. Yeni projeler getirsinler, üretsinler, onlara imkan verelim, bu salonlarda sergilensin. Yakında hayata geçireceğim bu hayalimi, çok az kaldı.

Prof.Dr. Balkan Naci İslimyeli’yi duyarlı, başarılı ve öncü çalışmaları için kutluyor, bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz. Sanatla ve sevgiyle yaşanacak günler dileğiyle

NOT.: Bu röportaj YENİGÜN Gazetesi’nin 12 Temmuz 2018 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

http://www.yenigungazetesi.net/gazete-arsiv/12-temmuz-2018-persembe/640/sayfa/12/

234 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle