Hoşgeldiniz  

Tanrıçalara Yeniden Hayat Veren Kadın Sanatçı: Tomur Atagök

admin | 19 Nisan 2018 | Röportajlar A- A+

Piece of Art News olarak değerli sanatçı Prof.Tomur Atagök’le görüştük. Bir kadın sanatçı olarak geçirdiği süreçleri, sanat anlayışını, sanat hayatını, beklenti ve önerilerini konuştuk. Biz çok mutlu olduk onu dinlerken, mutlulukla okumanızı diliyoruz.

Dilşad Atasoy: Sevgili Tomur Hocam merhaba, sizinle sanat konuşma ayrıcalığına sahip olmaktan dolayı çok mutluyuz, teşekkür ederiz. Kısaca sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize. Sanata olan ilginiz nasıl başladı, nasıl gelişti?

Tomur Atagök: Hoşgeldiniz, ben teşekkür ederim. Eğitimi önemseyen bir ailede yetiştim ben. İki kardeştik, özellikle annem eğitimimize çok önem veriyordu. Bizi Robert Kolej’de okuttu. Babam subaydı,  bir asker ailesi için hiç de kolay değildi kolejde çocuk okutmak. Sanatla hep ilgiliydim, bu ilgi okul yıllarında daha da arttı. Mezun olduktan sonra, sanat eğitimi için Amerika’ya gittim, hem okudum hem çalıştım.  Master programımı da orada tamamladım. Uzun yıllar gidip gelmeler devam etti, sonunda Türkiye’ye yerleşmeye karar verdim.

nsu Saraçoğlu: Amerika’daki eğitim size neler kattı?

T.A.: Amerika’dan önce Robert Kolej’de aldığım eğitim bana çok şey katmıştı zaten. Bize okulda çok yönlü bir eğitim verdiler kolejde. Ben ilave yabancı dil eğitimi almak yerine, sanat tarihi dersini seçmiştim. Sanatla ilgili bilgiye sahip oldum o sayede. Bilgim arttıkça, yurt dışındaki müzeleri ve oralardaki resimleri görme isteğim de giderek artıyordu. Amerika’daki eğitim, bütün bunların üzerine farklı düşünme ve yeni bir bakış açısı kattı bana. Özellikle orada, kadın sanatçıların var olma mücadelesi beni çok etkiledi.

D.A.: Hocam oraya gitmeseydiniz bugün olduğunuzdan daha farklı bir kişi olacaktınız muhakkak. Yaşadığımız çevre, hayat ve sanat birbirinden ayrılabilir mi?

T.A.: Ayrılması söz konusu bile olamaz. Sanat belki de toplumun bir özeti. Toplum çok önemli, sanat ve toplum birbiriyle etkileşim halinde, birbirinden besleniyor. Amerika’ya gittikten sonra sanatın ve hayatın birbirinden ayrılmaz olduğunu net olarak gördüm. Benim gittiğim dönemlerde Amerika’da Flowers Children yani Çiçek Çocuklar isimli bir hareket vardı. Bu gruba dahil olanlar, kadın erkek ayırımı yapmadan, din, dil, ırk farkı gözetmeden birlikte yaşamayı savunuyor ve öyle yaşamaya çalışıyorlardı. Kadın hakları için ciddi çalışmaların yapıldığı bir dönemdi. Ben de bu gruplar içinde yer aldım tabii ve bu fikirler beni hem etkiledi hem de görüşlerimi etkiledi.

G.S.: Amerika’dan döndükten sonra nasıl gelişti süreç?

T.A.: 80’li yılların başıydı, Devrim Erbil, Resim Heykel Müzesi Müdürüydü, ben de müdür yardımcısı oldum. En ilgimi çeken konu kültürün geçmişini bugün için yaşatan müzecilikti. Amerika’da, Avrupa’da çok sayıda müze gezmiş, inceleme ve araştırma yapmıştım. Bu bilgilerle müzenin daha iyi bir duruma gelmesi için önerilerimi yeni müze müdürüne gündeme getirdimse de kabul ettiremediğimi gördüm. Bunun ardından başka bir üniversiteye, Yıldız Teknik Üniversitesine geçtim. Orada bir güzel sanatlar fakültesi yoktu, fakat YÖK’ün programları dahilinde Güzel Sanatlar Bölümlerinde sanat dersleri yapılıyordu. Yine Üniversite’nin Kültür Basın Dış İlişkiler Başkanlığı sorumluluğunu üstlendim. 1989’da Müzecilik Yüksek Lisans Programını kurdum. Daha sonra hep idealimde bulunan, İnter Disipliner Sanat Eğitimini Türkiye’de yaptırabilmeyi çok istediğimden 1998’de Sanat ve Tasarım Fakültesini kurdum.  Dersler verirken diğer yandan Üniversitenin halkla ilişkilerini ve sergilerini düzenlemekten sorumlu öğretim üyesi olarak 2000’li yıllara kadar geldim. 2005’de Dekan olduktan sonra 1,5 yıl çalıştım ve emekli oldum.

1999, Uğur Mumcu’dan, From Uğur Mumcu, 100x200cm.

D.A.: Eserlerinizde kadın hakları, Anadolu’daki tanrıçalar, çevre sorunları, küreselleşme, terörizm gibi konular ağırlıklı olarak yer tutuyor. Neden bu konuları işliyorsunuz?

Anadolu’daki tanrıçalardan başlayarak, Madonna gibi modern dünyada idol haline gelmiş olanlar dahil, kadın kimliğini farklı açılardan irdelemeye çalışıyorum. Kendimi feminist bir sanatçı olarak tanımlayabilirim. Kadın haklarını çok önemsiyorum. Yetiştirilirken erkek çocuklara silah, kız çocuklara bebek verildiği müddetçe daha çok yolumuz var, diye düşünüyorum. Savaş, sevgi, oyun, çevre, doğa, ölüm, yaşam ve tabii ki kadın, bir bütünün parçaları.  Resimlerimin önemli bir bölümünü kadın erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla toplumsal kaygılarla yapıyorum.

G.S.: Büyük boyutlu yarı soyut, yarı figüratif resimler yapıyorsunuz. Parlak-mat yüzeylerin karşıtlığı, alüminyum-çelik levhaların resim zemini olarak kullanılmasıyla çok ilgi çekici çalışmalar çıkıyor ortaya, neden metal kullanıyorsunuz?

T.A.: İzleyici de yapıtın içine girsin istiyorum. Metal üzerinde kendisinin ve çevrenin yansımasını izleyebiliyor çünkü. Resimsel gerçek ve espas, çevrenin ve izleyicinin yüzeye akseden görüntüsüyle birleşiyor. Bu katılım sayesinde, yaşamla sanatın bütünleşmesi gerçekleşiyor.

D.A.: Resimlerinizde karşıtlıkları kullanıyorsunuz. Tanrıçalar-sıradan kadınlar, kalpler-silahlar, sevgi-savaş, çocuklar-bombalar gibi… Karşıtlıkları kullanarak ne mesaj vermek istiyorsunuz?

Toplumsal mesajlar vermek, sorgulatmak, düşündürmek gibi bir çabam var. Eğer izleyici düşünmeye başlarsa sorgulamaya da başlar. Sorgulamaya başlarsa kendini de sorgular.

2007, Savaş Hiç Bitmedi, War Has Never Ended, 100x200cm.

G.S.: Resimlerinizi yazılarla da destekliyorsunuz. Bunun nedeni vermek istediğiniz mesajı anlaşılır hale getirmek mi?

T.A.: Amerika’da kadın hareketleri sırasında kadın sanatçılar resme yazıyı da sokmuşlardı. Çünkü böylece vermek istedikleri mesajı daha iyi anlatacaklarına inanıyorlardı. Ben de orada sanat eğitimi almış bir sanatçı olarak bu durumdan etkilendim ve resimlerimde vermek istediğim mesajı destekleyecek yazılar yazmaya başladım. Böylece ben ipucu veriyorum, izleyici resmi kendisi keşfediyor.

D.A.: Çok yönlü bir sanatçısınız. Hem resim yapıyorsunuz, hem de okuyor, araştırma yapıyor, yazı yazıyorsunuz. Bunlar bir sanatçı için ne kadar önemli?

T.A.: Çok önemli, okumak, gözlem yapmak sanatçıyı besleyen şeyler. Ben kadınlar hakkında çok araştırma yaptım, çok yazdım. Bu resimlerime yansıdı elbette, kadın konulu resimler yaptım. 1990’larda Tanrıçalar konusu ilgimi çekmeye başladı. Anadolu Tanrıçaları topraklarımızın en güçlü kadınları olarak resimlerimin konusu oldu. O tanrıçalar her zaman koruyucu olarak çevrelerini etkilemişler. Kadına şiddetin yanı sıra son yıllarda odaklandığım bir ikinci konu doğanın yok edilmesi.  Benim etkilendiğim her şey, resimlerimi de etkiliyor.  Doğanın çok güzel bir ortamında yaşarken, yavaş yavaş ağaçların yeni ev, apartman ve yollar için yok edildiğini gördükçe, verimli topraklarda tarımın zayıfladığını, doğaya atılan atıklarla çevreye zarar verdiğimizi anladıkça, doğanın korunması konusuna da odaklandım.

G.S.: Müzecilik konusunda çok yetkin bir sanatçısınız. Türkiye’de ilk akademik müzecilik eğitiminin kurucususunuz. Türkiye’de müzeciliğin eksiklikleri nelerdir, gelişmesi için neler yapılmalı sizce?

 

1974’de Devlet Resim ve Heykel sergisinde ödül BASK Ödülü alan eser.

T.A.: Müzeler halkın eğitimi için çok önemli kurumlardır. Kültürel kimliğin oluşması, gelişmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından vazgeçilmez kurumlardır. Bizim ülkemizde müze sayısı yetersiz. Mevcut müzelerde de çok sorun var. Eserlerin seçimi ve korunması ayrı, tanıtımının iyi yapılamaması ayrı sorun. Bir müze için, nasıl araştırma yapılır, eserler nasıl belgelenir, nasıl sergilenir ve halkla nasıl iletişim kurulur, hepsi ayrı ayrı uzmanlık alanı. Çalışmalarım sonucunda müzecilik alanında Türkiye’deki sorunları ve eksiklikleri tespit etme fırsatım oldu. Bir müzenin hangi stratejilerle yönetileceği, bütçesi, kadrosu, yönetimi, koleksiyonu, toplumla iletişiminin nasıl kurulacağı gibi konularda müzeler için uzman elemanların eğitileceği akademik bir program oluşturma  gereği gördüm. Bu programın temellerini Yıldız Teknik Üniversitesinde attım. 1989 yılında Türkiye’deki ilk Müzecilik Yüksek Lisans Programını kurdum. Ancak bu konu halen Türkiye’de tam olarak anlaşılmış değil.  Bunun Türkiye’de müzecilik açısından önemli bir adım  olduğunu düşünüyorum. Yeterli mi derseniz, elbette daha çok yolumuz var.

 

D.A.: Kadın sanatçı olmak tüm dünyada zor belki, ama Türkiye’de daha da zor sanırım. Neden zor, neden kadın sanatçı sayısı erkeklere göre daha az, bu durumu değiştirmek için ne yapmak gerek?

T.A.: Müze müdür yardımcılığı yaptığım dönemde, daha çok erkek sanatçıların eserlerinin sergilenmesini, kadın sanatçı sayısının azlığını gördüğümde çok etkilendim. Üniversitelerde kız öğrenci sayısının çokluğuna rağmen, yurt dışına gönderilen kadın sayısı da,  kadın akademisyen sayısı da çok azdı. Amerika’da bulunduğum dönemde kadın sanatçıların mücadelesine tanık olmuş, içlerinde yer almıştım. Orada kadın sanatçılar birbirlerini destekliyorlardı. Kadın sanatçı olarak, kadın sanat tarihçilerden yardım istiyorlardı. Bizim ülkemizde neden olmasın diye düşündüm. Kadın sanatçılar için çalışmaya, projeler üretmeye başladım. Önce araştırmalar, sonra konferanslar ve ardından da sergiler yaptım. Kadın sanatçılar ne olursa olsun birlikte çalışmak zorundaydılar. Fakat Türkiye’de çalışmaya başladıktan sonra gördüm ki, kadın sanatçılar birbirlerine destek vermedikleri gibi kadın sanatçı olarak isimlendirmek istemiyorlardı. Kadın dayanışmasının bu kadar az olduğu bir ortamda değişen çok şey olmayacağını düşünüyorum. Ben pozitif ayrımcılığın sanatta da gerekli olduğuna inanıyorum. Böylece kadın sanatçılara yol açılabilir.

G.S.: Türkiye’de sanata gereken önemin verilmesi için ne yapmak gerekir?

T.A.: Sanat, izleyicinin yapıt aracılığıyla iştirak ettiği, her izleyiciyle değişen, yaşayan, ikili bir eylem. Bu ikili eylemi gerçekleştirmek için, sanatçı kadar izleyicinin de ilgili olması gerekiyor. Sanat kültür seviyesini yükselttiği gibi insanların birbirini anlamasına da yardımcı oluyor. Basın da sanatın yaygınlaşması ve yerleşmesi için çok önemli bir unsur. Fakat Türkiye’de sanat hakkında yazılan yazılar giderek azalıyor. Aynı şekilde televizyon programları da yok denecek kadar az, olanlar da plastik sanatlara yer vermiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi her zaman çok düşük bir seviyedeyken, devlet müzelerinin gelişmesi, görsel sanatlar alanındaki eserleri toplumun izlemesi ve takdir etmesi için başarılı bir çözüme ulaşmak zordur. Eğitim anlayışının içinde kültürü önemsemek gereklidir.

Keyifle yaptığımız sohbetin ardından, başarılı ve öncü çalışmaları için Sevgili Hocamız Tomur Atagök’ü kutluyor, teşekkür ediyoruz. Sanat camiasındaki kadın sanatçıların artması dileğiyle, sevgiyle…

 

 

 

Tomur Atagök Kimdir. ?

İstanbul doğumlu sanatçı Robert Kolej’den mezun olduktan sonra ABD’de BFA ve MA (University of California, Berkeley) dereceleri alarak Türkiye’ye döndü. MSÜ Resim ve Heykel Müzesi Müdür Yardımcılığı görevinden sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak üniversitenin Kültür, Basın ve Dış İlişkiler Başkanlığı’nı yaptı, Müzecilik Yüksek Lisans Programını kurdu ve yürüttü. Sanat ve müzecilik ile ilgili çok sayıda araştırma ve projenin yanı sıra bu alanlarda yazılar yazdı. 2004-06 tarihleri arasında YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Kişisel sergiler gerçekleştirdi, ulusal ve uluslararası sergilere katıldı ve ödüller aldı. Tomur ATAGÖK 2006 yılındaki emekliliğinden bu yana Demirciköy, Sarıyer, İstanbul’da yaşayıp çalışmaktadır.

http://tomuratagok.com/

 

 

 

849 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle