İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sanat ve Dokuma Tezgâhı…

Sanatın zihnimdeki tanımını yapabilmek için,  “eskilere gitmek gerek” cümlesini kurarak başlamam gerekiyor sanıyorum lakin yaşımın bana çokta eski bir geçmiş sunmadığı aşikâr… Ancak sanat kelimesi ile beraber yanına ilk işleyeceğim sözcük ailemin ve geldiğim topraklardaki yaşanılan anıların ilk görselleri ile canlanıyor ve arkasından şu sözcükler peşimden koşuyor. Sanat ve Babaannem, sanki bu cümlenin devamında şunlar gelecekmiş gibi bir izlenim beynimin o kıvrımlarında dolaşıyor; babaannem bir ressamdı renkleri ondan öğrendim, evimizin duvarlarında boy boy tablolar ile donatılmış demem gerekir fakat hiçbir şey böyle değil. Aklımdaki görsellerde düşünmekten haz aldığım kareler var ve bu benim için çocukluk gizemi ile başlıyor.

Evet, sanat ve babaannem aslında nerede?

Renkleri hazır halde görmenin dışında başka bir ustalıkla ilk gördüğüm anlar, ailemin doğduğu topraklarda kerpiç evin en büyük odasında kurulu bir dokuma tezgâhına ait… Yünden yapılan iplerin önce renklere boyanıp, makaraların yan yana dizildiği ve büyük gayretlerle diğer iplerin arasından geçirilerek yapılan halıların üzerindeki çiçek desenlerinin, nasıl olur da bu kadar nizami olduğu, renklerin birbirine sarılarak ne kadar kuvvetli olduklarını gördüğüm anların bütünüydü. Sadece yaz tatillerinde görebildiğim, dokuma yapılan iplerin sıkıştırılması için asla dokunmamam gereken ağır bir cismin varlığı ve bunun bir tarağı andıran görüntüsüyle, halının saçlarının taranması gerek denilen cümlelerle anımsıyorum. O yaşlarda iken tüm görsellerin zihnin algılamaya en açık olduğu dönemlerde, size ne verilirse öğrendiğiniz ancak gördüğünüzü algıladığınız an ile öğrendiğiniz an arasındaki geçen sürede, hayatınızın hangi kısmında anlam kazanacağını fark ettiğiniz anda, mutluluğun hangi zamanlarda mutlak bir gerçekliğe ulaştığını ve biraz büyüdüm dediğiniz süreçte hissedilmesi, ruhunuzun doymaya başladığınız anların başında geliyor…

Sanat ve zanaatın arasında ki farkın ne olduğu ayrımı daha ileri ki zamanlarda öğrenmeye başladığımda anılara tanık olunan vakitlerdeki hikâyeyi sık sık izlemek, daha fazlasını öğrenme isteğini tetikliyordu. Çocukluğun aslında neyi öğrenmek istediğiniz, algınızın hangi yolları kullanarak bir yerlere ulaşacağınızın göstergesi olduğu, aradaki yılları çok çabuk geçerek gerçekleştirmeyi umduğum  hayalimi dile getirmek istesem de pek mümkün olmadığını görüyorum. Okuma yazmayı öğrenmeden önce daha iyisini öğrendiğim ilk harfe kadar bile gidebiliyor bu hikâye, oysaki yaşananların hiç biri hikâye değilken… Eğer kelimeleri yan yana getirmeyi becerebiliyorsam hepsini ilk öğrendiğim “A” harfine borçluyum. Bana o harfi öğreten öncü kuvvetin, duvar kâğıtları olan bir evde oturduğu, odalarının kapı arkalarına gizlice ”A” harfini yazarak bir şeyler başarabildiğimi gösterdiğim ilk hayat tecrübemdi çünkü çocuktum ve büyük bir başarıydı, kalemi hala o gün öğrendiğim gibi tutuyorsam bunu doğru öğrenmişim demekti.

Yine bir yaz tatiline dönüyordum, güneşi sadece dağların saklayabildiği, başka hiçbir baskı altında kalmadan bulutların arkasında gizlenip kendini gösterdiği, suyun sesinin gelmeden usulca taşların üzerinde gezdiği çayın kenarına, özgürce ağaçlarla çıkıp meyve toplayabileceğim, camdan kimsenin çıkıp kızmadığı, başka meyvelerin bahçenin diğer yanında olduğunu söyleyen sesleri duyduğum toparlaklara gidiyordum. Orada üç arkadaştık, ikisi sağır ve dilsiz olan iki kardeş ve onları anlamak için, mimiklerimi, ellerimi en çok kullanmam gereken anlardı. Zor ama keyifliydi, oysaki ne ben onları ne de onlar beni dinleyemiyordu, yanlarında iken konuşarak bir şey anlatmanın ne kadar ayıp olduğunu düşünüyormuşum ki, birileri yaklaştığında onlara da aynı ellerle bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Ama mutluyduk, şimdilerde ise aynı mutluluğu tadabilmek için neler yapabilirimin hayalini kurup, sanat içinde bulunma halinin devamlılığını sağlamak, insanın belleğinin içindeki azimle bedensel azminin hangi noktalar da birleşerek üretim aşamasına geçmesi gerektiği, doğru yolun hangi kapının ardında olduğu uğraşı süre geliyor. Zaman ilerledikçe sanatın kendi içsel evrimimde katılımcı, izleyici, aktif ve durağan olacağı aşamalar belirginleşiyor. İyi bir sanatçı olamıyor isem iyi bir izleyici olmalıyım, iyi bir sanat okuyucusu olmalıyım fikri çalışmalara yön veriyordu.Buradaki “iyi sanatçı” nitelemesi kişisel olarak samimiyet ve gerçekçilik barındıran emek ve ürünlerden türüyordu. Eğer ki toprağa şekil veremiyorsam, onu toprağın altından çıkarmayı amaçlıyordum. Tuvale süremediğim fırçayı toprağın yüzünde gezdiriyor, oluşturamadığım renklerin yansımasını güneşe dönerek görmek için, dizlerimi bir medeniyetin doğup, büyüyüp, göç ettiği yeryüzüne eğilerek izliyordum. Ve bu aynı sağır dilsiz olan iki kardeş karşısında ellerimi kullanarak anlatmaya çalıştığım cümleleri, sessiz ama zamanı geride bıraktıkça devleşen bir medeniyetin iç seslerini duyarak yapıyordum.

Sanat için yapmak istediklerim her defasında ellerime dönüyor, yaratım isteğim kalem tutmak ile sessiz kalıp anlatmak arasında, babaannemin dokuma tezgâhı başında ki ilmekler gibi sıkı sıkıya birbirine tutunuyordu. Susanlara,susmak zorunda kalanlara, kelimelere sığmayıp, manaya dönenlere, mana içinde sanata dönüşen tüm maddelere, fikir akımlarına, tine dönenlere merak ve saygı ile yol alıyordum…

BAŞAK İLHAN

 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir