Hoşgeldiniz  

Özünü Arayan Ressam: Yusuf Taktak

admin | 27 Ekim 2018 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Piece of Art News olarak Değerli Sanatçı Yusuf Taktak’la bir sanat sohbeti yaptık.
Biz ilgiyle, keyifle dinledik anlattığı her şeyi. Aynı ilgi ve keyifle okumanızı diliyoruz.

 

Dilşad Atasoy – Yusuf Taktak – Günsu Saraçoğlu

Günsu Saraçoğlu: Haksızlıklara karşı çıkan, inandığı şey uğruna mücadele eden, gerektiğinde bunun için çatışmaktan kaçınmayan bir yapınız var. Öğrencilik yıllarınızdan beri hep muhalif bir kimliğe sahip oldunuz. Biraz bu yıllardan bahsederek başlayabilir miyiz sohbetimize?

Yusuf Taktak: Ne güzel sözler, teşekkür ederim. Öğrenciliğimin son yıllarındaki tutucu hocalarla ve daha sonra ise konumunu korumak isteyen, çevresini kendisine göre düzenlemeye çalışan piyasa düşkünü sanatçılarla çatışmalarım oldu. Klikler ve şablonlarla hareket eden sanatçılar yeni düşüncelerin oluşumunu desteklemiyor hatta engellemeye çalışıyorlardı. Doğallıkla karşı çıktım ve bu nedenle de hep birileri tarafından kodlandım. Akademideyken “Amerika tutkunu” sanatçı dediler, sonrasında, “Sovyet yanlısı” sanatçı olarak değerlendirildim. O yıllarda benim ve benim gibi davranan arkadaşlarımın derdini soran, anlamaya çalışan kimse olmadı. Şimdi genç sanatçılara bakıyorum, kendilerini çağdaş, modern, güncel sanatçı olarak nitelendiriyor kimileri de Türkiye’de sanat olmadığından bahsediyor. Oysa kendi yaşadığın toprağın sanatını, sanatçısını tanıyacaksın ki istediğin başlıkla anılabilir! Bir bakıma soyunu bileceksin ki soysuzluğun kapısı aralanmasın! Çünkü sanat soyağacı ne denli güçlüyse, kökler ne kadar derinse arkadan gelen kuşaklar o denli güçlü olur ve rahatlıkla boy salar. Köklere hasar vermek de kimsenin işine yaramaz…

Dilşad Atasoy: 1970’li yıllarda hiperrealist resimler yapıyordunuz, sonra soyut resimlere geçtiniz. Nasıl oldu, bu süreci dinleyebilir miyiz sizden?

Y.T.: Akademi’de öğrenci olduğum yıllarda her sanatçı adayı arkadaşım gibi daha bireysel ve içsel konular ilgi alanımdaydı. Kendi yaşantım, hayallerim, duygu ve düşüncelerimle ilgili resimler yapıyordum. Portreler, insan figürleri ve motosikletler ki, o daha sonra resimlerimde bisiklete dönüşecekti. Gerçekçi resimler yapmaya devam ederken bir yandan da iki boyuta bağlı kalmadan ne yapabilirim, diye düşünüyordum. Farklı işler ilgimi çekiyordu. Kolajlar yapmaya başlamıştım. 1974’te yaptığım bir düzenlemeyle iki paralel kenar tuvali bir yarış pisti olarak konumlandırdım. Önünde trafik levhası ve karayolu olan tuvalleri duvara belirli bir mesafeyle iliştirdim ve tuvalin arkasına yerleştirdiğim ses cihazından motosiklet sesi işitilmesini sağladım. O yıllarda tuvali duvardan yere indirmem eleştirildi ve aykırı bulundu. Şimdi değerlendirdiğimde; ülkemizdeki ilk enstelasyon denemesi kanımca.. Elbette yerimde durmadım, araştırmaya farklılıkları izlemeye devam ettim. Pop Art’ı ve Kavramsal Sanat’ı yayınlardan izliyordum. Dünyada sanat alanında neler yapılıyor, bunları takip ediyordum. Kendi sanat anlayışım içinde bu yapılanları nasıl değerlendirebilirim diye üstünde düşünüyordum.

G.S.: Bireysel resimlerden toplumsal resimlere doğru evrilmeniz nasıl oldu?

Y.T.: Toplumsal konulara yönelmem 1976’dan sonra oldu diyebilirim. Nedeni de; askerlik sırasında tek tip elbisenin içindeki dünyaları kavramaya çalıştım. Yeryüzünde sadece sanatın olmadığını, bir sürü hikayenin, acının, dramın olduğunu fark ettim görev sırasında. Tezkere sonrası Antalya’dan Uluslararası Sanat Festivali için bir davet aldım; eni 37 metrelik bir mezbahanın duvarına büyük bir resim yaptım. O dönem benim için, işçi sınıfı, sosyal adaletsizlikler, alt kültür vb. kavramlar konusunda bilinçlenme dönemiydi diyebilirim. Orada yaptığım büyük duvar resmim de bu duyarlılığı taşıyordu zaten. Ben ve birlikte gittiğimiz diğer sanatçı arkadaşlarım hiçbir maddi karşılık beklemeden resimleri yapmaya başladık. Fakat gündüz yaptığımız resimler gece kimliği belirsiz, ancak siyasi düşünceleri belli kişilerce tahrip ediliyor, üzerlerine boya atılıyordu. Bu olaylar üzerine Görsel Sanatçılar Birliği olarak bir bildiri yayınladık. Duvar resimleri ve sonraki süreçlerde, net ve kararlı duruşum içeriğin olgunlaşmasına yaradı. Daha sonra başka şehirlerde de ve Atina’da duvar resimleri yaptım. O dönemde, ondan önceki dönemde hiperrealist resim yaparken de hep düşünürdüm; fotogerçekçi, hiperrealist ressamlar, zamanında yapılabilecek en iyi en önemli resimleri yapmışlar zaten. Benim yapılan şeyleri tekrar yapmaya çalışmam kopyacılıktan öteye geçmezdi. Özgün şeyler yapmam, kendimi bulmam gerek, diyordum. Ben kimim sorusundan başlayarak arayışa geçtim. İyi ki de farklı denemelerin ışığında kendimi sorgulayıp daha çetin bir yola sapmışım… O dönemde yaptığım resimlerin kendi içinde başarılı olduğunu bilmeme karşın “gerçek ben” serüvenine koyulmuş oldum.

D.A: Çadır Formu çok yer alıyor resimlerinizde, çadır önemli sizin için, ne ifade ediyor?

Y.T.: Çadır benim için doğrudan mekanı ifade eden bir eleman. Hem geleneksel bir simge bizim kültürümüzde, hem de 80 öncesinin sosyo-politik simgesi, yani grev çadırlarının. Zaman içinde değişime uğradı ve üçgene dönüştü resimlerimde. Ama gene aynı anlamı ifade ediyor yani mekanı… Giderek sivrilmekte olan üçgenlerden dikilitaşlara ulaştım. Tabii ki Sultanahmet Meydanı’nın ilhamıyla. Dolayısıyla resim üzerine yazı yazma tutkusunu mantıklı bir düzeyde yerine getirebilecektim hiyeroglifler sayesinde… Kendi dikilitaşlarıma ya da Prof. Doğu Ergil’in Ankara sergimde tanımladığı gibi “uygarlık taşı”ydı bunlar, rahatlıkla üzerlerine güncel hiyeroglifleri ekleyebilirdim.

G.S.: Bir de bisiklet olmazsa olmaz, sanırım insan ve zaman kavramını anlatmak için bisiklet önemli bir unsur, ne dersiniz?

Y.T.: Sanatta doğrudan değil dolaylı anlatım önemli seçeneklerden biri. Buradan yola çıkarak insan sorununu bisikletle anlatma yöntemini seçtim. Zaman kavramının harika metaforu olan bisikleti işin içine katarak, herkesin bildiği evrensel biçimlerle bir dünya yaratmaya çalıştım. Bisiklet insansız olmaz, insanla beraber anlam kazanır. Geri dönüşü, geri vitesi olmayan bir alet, insan gücü yettiğince kullanabiliyor bisikleti, enerjisi bitince düşüyor, aynı insan yaşamı gibi… Ve benim üçgene olan aşkımı da barındırıyor içinde, kompozisyon olarak üçgen şeklinde, üç üçgen var yapısında. Hareketliliği, motoru devreden çıkarması, insanla ilgili olması gibi özellikler de bisikleti yeterince benimsememe yetti.

D.A.: Sadece bisiklet değil, kullandığınız tüm biçimler zamanı sorgulamaya hizmet ediyor sanki?

Y.T.: Haklısınız, resimlerimde biçimler değişir gibi olsa da, sorunsal, hep aynı; “Zaman”.  Benim mührüm diyebileceğim üçgen, bisiklet, dikilitaş ve resme bir ara girip çıkan merdiven… Bu biçimlerin hepsinin zamanı simgelediğini ve sanatçı olarak sözlerimin karşılığını oluşturduğunu söyleyebilirim.

G.S.: Bugün resminizin geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y.T.: 1980 öncesinde her yerde işçi grevleri vardı. Fabrika önlerine grev çadırları kuruluyordu. Önce büyük grev çadırları önünde işçi resimleri yaptım. Daha önce de söylediğim gibi, çadır hem mekandı hem göçebelikti hem de kimliğimizin kökleriydi. Sonra giderek figürler çıkmaya başladı resmimden. Çadırlar soyut biçimlere, üçgenlere dönüştü. Böylece hem aşırı gerçekçilikten hem de direkt anlatımdan uzaklaştım. Üçgenler benim için mühür oldular adeta. Zamanla üçgenler dikey hale geldi, anıtlaştı, dikilitaşlara dönüştü. Dikilitaşlar da benim geleceğe ileteceğim mesajlarıma andaç oldu. Bugün geldiğim noktada tamamen soyut düşünüyorum resimlerimde. Hiçbir zaman, sanatımda hikaye anlatmak gibi bir derdim yok, sanatımın nedenselliği sadece kendini anlatabilmesidir. Yaşam hikayelerle dolu, hikayenin kendisi yaşamın içinde, gerçek hayatın kendisi zaten! Ben olarak ne yapmalıyım? Elbette içimdeki beni aramalıyım, onu seyredenlerime sevdirmeliyim, düşündürmeliyim, sanatın farklı olduğunda ancak sözü edilmesi gerekliliğini anlatmalıyım.

D.A.: Çok sergi açan bir sanatçı değilsiniz. Her serginin bir sözü olmalı diyorsunuz. Sergi açmak ne ifade ediyor sizin için?

Y.T.: Evet, her serginin bir söz söylemesi gerektiğine inanıyorum. Sergi açmaya karar vermek, işin en zor yanı bence. Söyleyecek belli bir sözüm oluştuğunda, “gösterme” güdüleri başlar, elbette önce kendime. Sergilemeye karar vermek için, belirli zaman geçmesi gerekir. O nedenle en erken 2 sene de bir sergi çıkarabiliyorum. Kendimi ve izleyiciyi bir önceki serüvenden koparmadan yeni bir söz söyleme çabası içine giriyorum. Bir önceki sergiyle hem ilişki hem de ondan kopuşlar görülebilir sergilerimde. Önceki sergiden işaretler olabildiği gibi resimler kendi içlerinde, kendi oluşumlarına göndermeler taşırlar. Her resmin kendi içinde macerası var, bunun için çalışmada süreklilik esastır benim için. Çeşitleme “varyasyon” mantığından elden geldikçe uzaklaşmak amacım, şaşırmak ve şaşırtmak…

G.S.: Bizim de çok ilgimizi çeken bir serginiz vardı, ondan da bahsetmek istiyoruz. Serginin ismi hepimizin bildiği kare bulmacalardan geliyor; Yukarıdan aşağı, soldan sağa… Neydi bu sergiyle anlatmak istediğiniz?Y.T.: Bu sergi için hazırlıklara başladığımda öncelikle galerinin kare karolardan oluşan dokusu ilgimi çekmişti. Bu dokuyu kendi kullandığım ana motiflerle nasıl kaynaştırabilirim diye düşünmeye başlamıştım. O sırada kızım Defne’nin bir arkadaşının babasıyla tanıştım. Bir önceki kuşaktan ayakkabı ustası bir aile olduğunu ve klasik yöntemle ürettikleri ahşap ayakkabı kalıplarını hala sakladıklarını öğrendim. Kalıpların sahibi İstanbul’lu Ermeni usta Varojan Orancı’ydı. Bunu duyunca çok heyecanlandım.1915 olaylarının 100.yılında sanat aracılığıyla bir mesaj verebilirdim. En azından bu sorunla yüzleşme cesaretine sanat aracılığıyla dikkat çekebilirdim. Çözüm getirme iddiası olmayan ama sorularla soruna dikkat çeken ve bunun sorumluluğunu teşvik eden bir bulmaca oluşturmak düşüncesiyle yola çıktım. Mekanın karoları bulmacanın karelerini oluşturdu. Ayakkabı kalıplarını bu bulmacanın içinde gezinen, giden-gelen, aşağı inen, yukarı çıkan ama her adımda karşılaşılan bir öğe olarak düzenlemeye dahil ettim. Bir bakıma bu kalıplar, bulmacanın içinde yönünü arayan birer insandı, birer “İZ” idi aynı bizim gibi… Maçka Galerisi’ndeki sergi tek mekanda söz etmiyordu tabii ki. Üçlemelerden kurtulamıyorum: üç mekan vardı galeride biri açık olan ki burada “ev dikilitaş” izleyiciyi karşılıyordu. Sonra yukarıda anlattığım yerleştirme ve en arkadaki küçük mekanda mobil bir dikilitaş vardı. Aslında iki dikilitaş Teşvikiye’de bulunan ve padişah Abdülmecit tarafından diktirilip, kullarının orada yaşamışını uygun gördüğünün nişanesi olmaktaydı.

D.A.: Sanatta çok seslilik konusunda ne düşünüyorsunuz, modern sanat ve dijital sanat kavramları çok seslilik açısından önemli mi?

Y.T.: Öğrenciliğimin son yıllarında, Pop sanatının kalıntıları, ArtePovera etkileriyle bir takım saptamalar yapardık. Sanatın temelini gelecekte “kitlesel iletişim araçları” oluşturacak dediğimizde bize gelen tepkilerden, söylediğimizi anlayamadıklarını algılardık. Çünkü o dönemde, yerleşik orta ve yaşlı sanatçıların sorunları farklıydı. O gün söylediklerimizi şimdi yaşıyoruz. Bugün artık sanatçıların ve sanat çevresinin o zaman söylediklerimizi algıladığını düşünüyorum. Eskiden ustalarımız, “Eline fırçayı alan ressam oluyor” diye tepki gösterirlerdi. Günümüzde televizyon, bilgisayar, fotoğraf makinesi sanatçıları artık ele avuca sığmaz hale getirdi. Dijital ortamda çok güzel görseller oluşturulabiliyor ama bunun sanat yanı nedir, bunu zaman gösterecek. Sanatımızın çok sesliliği sanat dünyamız için değerlidir, sanatı geliştirip, genişletecektir. Günümüzde bu çok sesliliği görmek beni sevindiriyor. Olanaklar arttıkça, bunun daha da gelişeceğine inanıyorum. Gelecek yüzyılın sanatçı teknolojisini yaşayabilseydim, keşke!

G.S.: Sizin arşive çok önem verdiğinizi biliyoruz, sanatta arşiv neden önemli, Türkiye bugün yeterli arşive sahip mi?

Y.T.: Arşivlemek günümüz sanatının bir parçası ve çok önemli. Üretken, yaratıcı ve geleceğe aktarabileceğimiz kalıcı arşiv çalışmalarının yapılması gerek. Bizim yıllar önce yaptığımız etkinlikler, son zamanlarda farklı açılardan gündeme geliyor. Salt Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun, 1950’lerden günümüze Türkiye’de sanat konulu kaynakları bir araya getiren arşivimi sınıflandırarak sayısallaştırma ve kataloglama çalışmalarını yürüttü. İki yılda tamamlanamayan projeyle 70’lerin ikinci yarısı arşivledi ve sergiledi. 80’ler için de aynı çalışma yapılacak. Bazı üniversitelerden beni heyecanlandıran yeni öneriler geliyor. Bunların hepsini önemsiyorum ve arşivle ilgili tüm çalışmalara destek veriyorum. Arşiv benim için önde olan uğraş değildir, kuşkusuz. Sadece elde olanların atılamayıp kalması sonucu bir çeşit hobi gibi hayatımda oldu. Sanatımızın tarihine ilgi duyanlar SALT’a ya da bana ulaşarak yardım alabiliyorlar.

D.A.: Bugüne kadar çok sayıda ulusal ve uluslararası projede yer alan bir sanatçı olarak Türkiye ile yurtdışındaki sergileri ve sanat ortamını karşılaştırmanızı istesek neler söylersiniz? Türk sanatı uluslararası platformda nasıl değerlendiriliyor?

Y.T.: Tek başına ya da birkaç kişi batıya giderek çeşitli etkinliklere katıldı ya da sergi açtı diye ülke sanatı uluslararası boyutlara taşınmıyor maalesef. Türk sanatının önemli isimlerinden, yurtdışında çok sayıda sergi açan Nurullah Berk diyor ki; “Ulusal karaktere bağlı eserler götürdük beğenmediler, onların işlerini çağrıştıran eserlerle katıldık kopya dediler, ben bu işin içinden çıkamadım.” Bu sorun için bir reçete geliştirildi; önce ulusal olacaksın sonra uluslararası… Bu şablon da yıllar boyu sürdü. Şimdiyse, Türk Sanatına, kendi yapıtları dışında da çok emek vermiş Nurullah Berk’in istediği bir ortam oluşmuş bulunuyor. “Batılı sanat adamı işlerime ne der?” sanatçı ezikliği, doğulu kompleksi kalmadı. Birçok kültürü topraklarında barındıran bu ülkenin sanatçıları olarak, enerjileriyle dünya sanat ortamının dikkatini çekmeye başladılar.

G.S.: Devletin sanata ve sanatçıya verdiği destek giderek azalıyor. Sivil örgütlenmeler belki de bu nedenle giderek artıyor. Bu konuda düşüncelerinizi dinlemek isteriz.

Y.T.: 1977 de Sarkis’in Paris’teki atölyesini ziyaret ettiğimde, bana söyledikleri arasında en çarpıcı olanı, Joseph Beuys’un Sarkis’e bir çeşit tavsiyesiydi. Doğduğu topraklara gitmesini, önce orada var olmasını istemişti. Belki de bu bağlamda ben müzede çalışırken, orada sergi yapmayı çok istemişti. Yardımcı olmak için araya girmeme karşın, müze yönetimi sergi konseptini anlayamadı, üstüne Ermeni meseleleri de çıkınca sergi gerçekleştirilemedi. Eğer kaybolmadıysa, gönderdiği proje müzenin arşivindedir. Daha sonra açtığı Maçka Sanat Galerisi’ndeki “Çaylak Sokak” sergisi hala belleğimizdedir. Anlattığım bu atmosfer sivil inisiyatif örgütlenmeleri ve gruplar oluşmasına yol açtı. Belki de güncel sanatımızın bugünkü durumunun temelleri o günlerde atılmış oldu. Çünkü, İstanbul bienallerine hazırlık teşkil eden bir takım gruplar örneğin oluşturduğum “Öncü Sanat Sergileri” etkin olmayı başardılar.

D.A.: İstanbul Resim Heykel müzesinde çalışmış bir sanatçıya, müzeler konusunu sormadan olmaz. Türkiye’de eksikliğini hissettiğimiz ve sorunları hiç bitmeyen müzeler hakkında neler söylemek istersiniz?

Y.T.: Türkiye de müzeler konusunda ciddi sorunlar var. Mevcut müzelerde eserlerin seçilmesi, korunması hala sorun olarak karşımızda. Özel müze kurma girişimleri var. Bazı koleksiyonerlerin bu konuda somut adımlar attıklarını görüyoruz. Ancak Türkiye’de bu girişimlerin ilk olma onuru İstanbul Modern’e aittir.

İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde çalışırken çok şanslıydım. Odamın yanında Sabri Berkel, öteki tarafta ise Nurullah Berk’in atölyeleri vardı. Her ikisi de sabahları bana çay, kahve içmeye gelirlerdi. Onları ziyarete gelen çok sayıda sanatçıyı da orada tanımış oldum. Müzedeki düzenlemelerin yanı sıra, müzenin büyük salonunda onlarca sergi yaptım o dönemde. Bu sergilerin tümü sanatımızı anlamaya dönük etkinliklerdi. Ne yazık ki, belge olmadığı için, kaybolup gittiler, benim belleğimde kaldılar sadece. 70’li yıllara dek Türk sanatında çok etkili olan devlet sergileri, büyük bir kırılmayla, önemsizleşti, sıradanlaştı. Devletin iki kurumu arasında, yani Akademi ile Bakanlık arasındaki çatışma nedeniyle müzeye gelen eserler de kesildi ve müzenin bu dönemden sonraki koleksiyonunda ciddi açıklar vardır.

G.S.: Bir de müzayedeler konusu var, müzayedeler giderek yaygınlaştı Türkiye’de, hatta çoğu kez sanatçının bilgisi dışında yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Y.T.: Müzayede kavramı farklı yerlere doğru evrildi bana göre. Sanatçının dışında gelişen ve sanat yapıtının metalaştığı yapılanmalar haline geldi. Günümüzde, galerilerde açılan sergilerden çok, müzayedelerdeki yapay satışlar sanat ortamına hakim olmaya başladı. Oysa galerilerin sanatın sanatçının işlerini göstermesi açısından çok önemli mekanlardır. Tanınmayan bir gencin doğrudan müzayedeye sokulması müzayedenin içeriğine uymaz. Ellerinde resmi olanlar sanatçıların fiyatlarını ya çok yükseklere çıkardılar ya da yerin dibine… Apaçık ortalıkta duyulan sözler sanatçıların ederlerini onların belirleyeceği şeklinde ki bu durum hiç hoş değil!

Bu keyifli sohbet için Sevgili Yusuf Taktak’a çok teşekkür ediyoruz.

Araştırmacı ve arşivci kimliği, muhalif yapısıyla, bu yaratıcı, özgün sanatçının çalışmalarını ve başarılarını ilgiyle, merakla izlemeye devam edeceğiz.

 

YUSUF TAKTAK Kimdir.?

1951 de Bolvadin’de doğdu. 1974 de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü mezun oldu. Aynı yıl Salzburg Yaz Akademisi kolaj-resimler yaptı. Askerlik sonrası,76’nın sonları, iki kurumda birden : İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1991 de, bu iki kurumdan da ayrıldı. Kısa bir süre Yeditepe Üniversitesinde ve ardından 2005-2016 Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

Türkiye’de ve yurt dışı müzelerde yapıtları bulunmaktadır.

İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

 

Kişisel Sergiler: 

İstanbul’da 17, Ankara’da 4 .,Bodrum 2, İzmir,Adana,Afyon ve Almanya-Düsseldorf’da birer olmak üzere 27 kişisel sergi açmıştır.

Katıldığı Sergilerden seçilenler:

1977 Belgrat “Uluslararası Plastik Sanatlar Trienali”,

1977 Paris Galeri Larcade “Dört Ressam-Türkiye”,

1978 Ankara ve İzmir’de “Çağdaş İstanbul Resmi”,

1982 Tiran “Çağdaş Türk Resmi”,

1984 İstanbul “Öncü Türk Sanatından Bir Kesit”

1986 Ankara “1. Avrasya Bienali”

1991 Tokyo “Çağdaş Türk Resmi”

2003 İstanbul “Hayalet Çizgi” Küratör:AliAkay,Levent Çalıkoğlu

2005 Kazakistan, Almaty “Türkiye’de Çağdaş Sanatlara Bir Bakış” Küratör:Ali Akay

 

Yaptığı, oluşturduğu sergiler: 

İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde çalıştığı dönemde, salon düzenlemeleri

Öncü Sanat sergileri

Günümüz Sanatçıları İstanbul sergilerinin bugünkü konseptine geçişin başlatılması

İstanbul için Modern bir müze kurabilme girişimlerinin uzantısında, 1950-2000 dönemi Türk Plastik Sanatların irdeleyen “ Modern Türk” başlıklı sergilerin yapımı

Plastik Sanatlar Derneği kuruluşunu, 25 sanatçıyı bir araya getirerek, başlatma.

Plato Güncel Sanat Dergisi’ni kurma ve yönetmenliğini yapma.

Galerilerde belirlenmiş konseptlerde sergi küratörlükleri.

 

118 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle