Hoşgeldiniz  

#kendisesinden ve keyifli bir röportaj ile Turhan KA.

Ceren Atasoy | 29 Mart 2020 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

#kendisesinden ve keyifli bir röportaj ile Turhan KA.

 

Uzun zamandır sosyal medyadan takip ettiğim Turhan KA. ile sonunda buluşma fırsatı yarattık. Turhan KA. hayatı üretmek üzerine şekillenmiş bir sanatçı. Kendisine pek sanatçı da demiyor ama localarından ahkam kesen sanat/ sanatçı belirleyicilerinin bu duruşta payı var kuşkusuz. Heyecanla anlattığı projelerinin başında olmazsa olmaz bir öğe gibi ilk şunları duyuyoruz; elimde olsa, imkanım olsa, daha fazlası olsa… İmkansızlıklara rağmen, çağdaş sanatın öncül bir neferi gibi tek başına koşuyor adeta. İnsanlık olarak bir şeyleri değiştirmemiz gerek diye bas bas bağırdığımız şu günlerden, dilerim sanat da kendi adına alması gereken dersleri alır.

 

Ben sizi epeydir sosyal medyada takip ediyorum. Yaptığınız işler, yazılarınız, tarzınız… Sanki hayatın içine yedirilmiş bir sanatla yaşıyormuşsunuz hissi uyandırdı bende ve sizi tanımak istedim. Çizimle ilişkiniz ne zaman ve nasıl başladı, ne yapardınız? Bunları anlatarak başlayalım isterim.

Sağ olun, tabii doksanların başlarında başladım çizmeye. Başlarda o kadar sık çizmiyordum ama sonra kopamadım bir türlü. O zamanlar bir reklam atölyesinde çalışıyordum. Atölyede boyalar var, kağıtlar var. Ahşaplar, kartonlar var. Sürekli çizim yapıyorum. Bir süre sonra bu materyaller yetmemeye başladı duvarlara çizdim. Kağıdın üstüne boyut katacak eklemeler yaptım. Bu arada geceleri evde küçük masamda gündüz ordan buradan aldğım kağıtlara, kartonlara, paspartu kağıtlarına pastel, kalem vs. ile yıllarca resimler yaptım. Sonrasında hep sanatla algıladım dünyayı. İlk on yıl belki, kimse resim yaptığımı bilmedi. Hep yaptım kenara koydum. Hep sergilere gittim yakından takip ettim ama kendimi açık etmeden (gülüyor) Sonra bir yerel radyoda sanat programında, söyleşisini dinlemiştim işte Alsancak’da bir galeride çok önemli bir sergi var dediler, gittim hayal kırıklığına uğradım. Dedim benim yaptıklarım bundan daha iyi. Yavaş yavaş ben de yaptıklarımı gün yüzüne çıkarmak istedim. İlk zamanlar ne güzel diyen herkese yaptıklarımı dağıttım diyebilirim. Şimdi pişmanım tabii çünkü o zamanların kaydı yok elimde. 2001 yılıydı. Tanıdığım bir grup insan var, kişisel bir sergi yapmak istiyorum bana yardımcı olur musunuz diye onlara danıştım, dediler ki, “sen bir yerden mezun değilsin sana öyle sergi açtırmazlar”. Çok hırslandım. Tam altı yıl uğraşıp KA SERİSİ işlerimi yaptım. Bir dosya hazırladım, Amerikan Kültür Derneğinde ilk sergimi 48 yaşında açtım. Oysa on yedi yıldır resim yapıyordum! Tamam bir resim eğitimim yok, sanat eğitimim de yok ama çok araştırdım, çok okudum, okurum da hala, kendi kendimi yetiştirdim diyebilirim.

Yazıyorsunuz da aynı zamanda…

Evet, ben otuz yıldır biriktirdiklerimi bir şekilde dışa vuruyorum. Kimi zaman yazı, kimi zaman resim, heykel… Şiirde yazıyorum.

Heykel ve Masklar yapıyorsunuz bu ara ama çok uzun bir mazisi yok değil mi ?

Yok, iki buçuk yıldır bir tesadüf sonucu kendimce heykel ve mask yapıyorum. Benim bir huyum vardır, sergi açacağım mekanı mutlaka gider gezerim hatta her yerini ölçerim. 2017 yılında ben bir sergi açacaktım. Serginin olacağı mekanda da dört tane heykel kaidesi vardı. Onlar boş kalmasın ne yapabilirim diye bir iki ay düşündüm. O sırada internette Taner Ceylan’ın bir röportajına rastladım. Onun bir hocası varmış, Gülsün Karamustafa. Onlar yolda karşılaşıyorlar, konuşurlarken hocası, Taner Ceylan’ın sıkıntısını anlıyor. Neyi olduğunu soruyor O da çeşitli bahaneler öne sürüyor Gülsün Karamustafa da “Sen sanatını yapmak istedikten sonra, yanık bir kibrit çöpü ile yırtık bir gazete parçası bile yeter” diyor. Ben bu sözlerden çok etkilendim ve sergiyi bunun üzerine kurdum. Ne bulduysam kullandım tiner kutuları, ahşaplar, teller, hasta kartları, vidalar, eski gazeteler… Atıkları kullanarak işler ürettim. Bu yüzdende sergimin başlığını KA. FA CA… koydum, çünkü doğru dürüst bir malzeme olmadan tamamen atık malzemeler ile bir sergiyi ancak KAFACA hazır olursam yapabilirdim. Fakat burada önemli bir ayrıntı var, onlar benim için KA.CA HEYKEL,  KA.CA MASK hatta ben masklarıma masKA diyorum.

Araya gireceğim müsaadenizle, sizin en ilginç yanınız çok yönlü düşünebilmeniz bence. Özellikle şu dönemde, küratörlerin en sevdiği, hatta küratörler diye de sınırlamayayım, sunumu sanatsever için de çok çekici hale getiren bir tavır sanatın odağını bir noktadan birçok noktaya taşıyabilmek diğer sanatlarla entegre olabilmek…

Bende olmaz diye bir şey yok. İnsanlar bir tuvalle sınırlayabiliyor kendini ama ben bugüne kadar yaptığım her şeyi yakıp yeni bir şeyler yapabilirim. Biraz karakterimle, hayatımla da ilgili belki. Gençliğimden beri bir sürü işte çalıştım, muhasebecilik yaptım, profesyonel futbol oynadım, işçi olarak bir fabrikada çalıştım, grafikerlik yaptım… Birçok farklı alandan beslendim, mutlaka etkisi olmuştur.

KA.FA CA… Kafalar 1 – 2, atık malzemeler ile kar. 35x28x10 cm. 2017

Peki nasıl çalışıyorsunuz? Kendinize ait bir atölyeniz yok değil mi?

Yok, hiç olmadı çalıştığım reklam atölyesinde ürettim yıllarca neredeyse tam 25 yıl. Şimdiki üretimler için de mekana ihtiyacım olduğunda, yine oraya gidiyorum. Kocaman, hangar gibi bir yer, orada çalışıyorum. Ama atıkları kullandığım için, sağdan soldan topluyorum, onlara evde bir form veriyorum, çalışmanın atölye isteyen kısmı için o çalışmaları atölyeye taşıyıp orada bitiriyorum. Eskizlerde, desenlerde de tam bir konsantrasyon ile çalışırım, gözüm başka hiçbir şey görmez. Kendimden geçer, çizdiğim çizgi olurum ben.

Siz neden bienallere katılmıyorsunuz? Siz tam bir performans sanatçısısınız aslında.

Çok isterim tabii ki ama benim imkanlarım kısıtlı. Üretim anlamında bir sıkıntım yok çünkü ne bulsam kullanırım ama mekanım yok, haliyle kafamda yapmak istediklerim sınırsız da gerçek hayatta mecbur sınırlara takılıyorsunuz. Ben yıllardır hep şunu söylemişimdir, İzmirli bir firma bana desin ki, al şurada çalış yıl sonunda biz istediğimiz işlerini alırız gerisiyle ne istiyorsan yaparsın. Vallahi o kadar çok hayalim var ki, hepsini gerçekleştirmek istiyorum. mesela yaklaşık on iki yıldır gerçekleştirmeye çalıştığım –Kepenkler- diye bir projem var. Her şeyini hazırladım, teorik olarak hazır ama yapmak için üç yüz bin civarında bir bütçe lazım, olmayınca olmuyor.

Biraz “Sesleri Alan Marko Buduris” isimli serginizden konuşalım mı? Fikir nasıl çıktı, bu isim nereden aklınıza geldi?

Benim çocukluğum yazlık sinemanın olduğu bir mahallede geçti, sinemayı zaten çok severim. Beyaz perdede fil başlamadan çıkan yazılarda ta o zamanlardan aklımda böyle çakılı bir cümledir bu: ”SESLERİ ALAN MARKO BUDURİS” Hem sinema emekçilerine vefa borcumu ödemek için hem de üretmek için böyle bir iş yapayım dedim. Önce serginin adını koydum.  Sonra toplamaya başladım. Her yerden afiş alıyorum. Duvarlardan yırtıp çantama atıyorum falan. Buruşukmuş yırtıkmış hiç önemli değil daha iyi hatta, yaşanmışlığı arttırıyor. Bu arada Ellinci Yıl Köşkü’nün müdürü Nedim Bey, gel burada yapalım sergiyi dedi. Ben 2009 yılında “Sesleri Alan Marko Buduris” sergisini orada açtım. Sizin de söylediğiniz gibi eserleri koyup kenara çekilmem daha ne katabilirim diye düşünürüm hep. O sergide de sergi açılışı için, eski Türk filmlerinden replikleri montajlayıp açılışta ses olarak sergi alanına verdik. Çok etkileyiciydi, inanın ağlayanlar oldu. Neyse ben sergiyi yaptıktan sonra bu serginin kataloğu bir şekilde TÜRVAK müzesine Türker İnanoğlu’na gitmiş. Bir gün reklam atölyesindeyim telefon geldi, Türker Bey diye biri sizinle görüşmek istiyor. Aldım telefonu Türker Bey kim, Türker İnanoğlu sizinle görüşmek istiyor dediler. Sinema Tiyatro Müzesi’nin açılışı yapılacakmış onu bu sergiyle beraber yapmak istediklerini söyledi. İstanbul’a davet ettiler gittim. Türker Bey’le görüştük. “Ne istiyorsun bu sergi için?” dedi, ‘Hiçbir şey’ dedim. Bana bir taksi çağırdılar Kavacık’tan Beyoğlu’ndaki müzeye gittim. Hiç unutmuyorum 112 lira para yazmıştı. Müzeye gittim. Hazırlıklar falan derken 2011 4 Mayıs’ta bu sergiyi açtık. Basın çok ilgilendi, çok olumlu tepkiler aldım. Çok gurur duyduğum bir işti.

KA.CA YATAY MASKA…atık malz. ile KAr. 30x17x13 cm. 2018

Marko Buduris’in yakınlarından bir geri dönüş aldınız mı ya da var mıydı yakınları?

Çok ilginçtir sergi açılışı yapıldı, bir gün sonra ben İzmir’e döndüm. Sabah işe gittim, bilgisayarı açtım Facebook’ta yabancı bir kadından mesaj, “ben size Atina’dan ulaşıyorum. Bu sergiyi yapan siz iseniz lütfen beni arayın.”  Telefon numarasını yazmış. Kızıymış meğer. Ben bunu hemen müzeye haber verdim, onlar da inanamadı. Serginin bitmesine bir hafta kala özel bir kokteyl yapıldı, Atina’dan eşi, kızı, ailesi geldiler. Bir de o dönemden, bağları kopmuş olan tüm insanları bir araya getiren bir buluşma oldu, çok duygusal anlar yaşandı.

Peki sormadan edemeyeceğim, tüm süreçlerde ya bir şekilde kendi şansını ya da çevresini yaratmaya çalışan bir Turhan KA. görüyorum. Okuyanların da mutlaka aklına gelecektir çünkü sizin abiniz önemli bir ressam, aynı zamanda bir hoca, benim de çok beğendiğim bir isim, Bedri Karayağmurlar. Bu dönemde onun desteği ya da yardımı olmadı mı yoksa siz mi istemediniz?

Ben 1985 yılında geldim İzmir’e eğer gelmemiş olsaydım belkide resim ile sanat ile hiç ilgim olmayabilirdi. İzmir’e gelince abimlerin kurduğu reklam atölyesinde çalışmaya başladım. İzmir’e geldiğimde bütün arkadaş çevremi Niğde’de bırakmıştım ve yaşım 26’ydı. Bu çok kolay bir durum değildi. Bu yüzden ilk yıllar çok zor geçti benim için ve içimde çok şey birikmiş bununda resme başlamamda etkisi var diye düşünüyorum.

Abimin sergilerine giderdim bu sayede sanat ile ilgili insanlar tanıdım. 1990’ların sonunda karma sergilere katılmaya başladım tabi abimin tanıdığı, o çevreden insanlar ile. Bu gün resim yapıyorsam bunda ağabeyimin katkısı büyüktür. Fakat ben resme kariyer için ya da meslek icabı başlamadım. Tamamen içsel ve içimdeki kocaman boşluktan dolayı bir şeyler yapmak istiyordum ve resim bana iyi geldi. 6 kardeşiz hepimizin bu konuda yeteneği vardır. Kendimi bildim bileli iyi resim yapardım zaten bu anlamda resim yaparken nasıl yapayım, ne kullanayım, şöylemi yapsam vs. diye kimseye sormadım. İşte bugün resim heykel işlerinde kullandığım Turhan KA. ortaya çıktı. Karma sergilere katılmaya başladığımda, şu tarz diyaloglar gelişmeye başladı.

-Siz kimsiniz ?

-Ben Turhan Karayağmurlar

-Bedri bey neyiniz olur,

-Bedri bey Abim olur.

-Haa tamam arkadaş da yabancı değil.

Bu tür şeyler çok fazla olunca açıkçası beni rahatsız etti. Ben kendim bir şeyler yapmak istiyordum çünkü yaşım neredeyse kırk olmuş. Ben de soyadımı kısaltıp Turhan K. yaptım önce, fakat Turhan Ke diyenler olunca, bu da hoşuma gitmedi. Kısa bir zaman sonra 2001 yılı falan Turhan KA. yaptım. Bu çok etkili oldu artık bir yere katılınca soruyorlardı Siz… Ben Turhan KA. çoğunlukla şöyle diyorlardı ”Siz İstanbul’dan katılıyorsunuz değil mi?”  Yıllarca bu şekilde İzmir’de yaşayan bir İstanbullu oldum.

Bir sanatçı olarak, hoş siz ben sanatçıyım diye dolanmıyorsunuz ama…

Ben sevmiyorum öyle ben sanatçıyım demeyi, başkaları bana desin bunu.  “Sanatın içindeyim” diyorum ben.

 

Peki siz öyle söyleyin. Sorum şu, bu ülkeye, bu ülkenin sanatseverine, devletine bir kırgınlığınız var mı?

Tabii ki, böyle olsun istemezdim. Tabii ki daha çok imkanla, daha çok ilgiyle daha fazla şey yapmak isterdim. 60 yaşına geldim bir atölyem olsa ne güzel olurdu ama buna kırılır üzülürsem hiçbir şey yapamam ki! Ama sanat çok kişisel bir şey, biri beni arkamdan itsin diye bekleyemezsiniz. Mesela “Türk Resminde Günlük Yaşam Konulu Resimlerde Sembol” diye çok önemli bir makalede adım geçiyor. Bu benim için çok kıymetli. Ama başta da söyledim ya “Kepenkler” diye bir projem var. Beni çok heyecanlandırıyor. Sanayide çalışıyordum. Bir gün işten çıkarken herkes gitmiş etraf bomboş bütün kepenkler inmiş. Kendimi bir galeride gibi hissettim. Oradan hareketle bir proje geliştirdim. Nefis bir proje dosyası hazırladım. Manifestosunu yazdım. Gel gör ki destek lazım ama yok. Kültür Bakanlığı bir sürü destek dağıtıyor ama bana değil. Bir eşik var o eşiği atlamadan o desteği alacağınız sıraya giremezsiniz ben bunu biliyorum ve buna üzülüyorum evet!

Bir sanatçı adına en can acıtıcı şey bu galiba, ben de çok üzülüyorum, dilerim düşlediğiniz ne varsa gerçekleştirme imkanı bulursunuz.

Sağ olun. İmkan olur, olmaz ama ben üretmeye devam ederim. Devamlı arıyorum çünkü ve yeni şeyler denemeyi çok seviyorum, korkmuyorum.

Son olarak 31 Mart’ta bir serginiz var, onun detaylarından bahsedebilir mininiz? 

Ben Kuzgun Acar’ı çok severim. Aydın’da açtığım KA.CA Resim Heykel Mask sergimi Kuzgun Acar’a ithaf etmiştim. Onun bir sözü var, diyor ki “Bir malzeme bulursun, tanırsın, tanıdıkça daha çok seversin. Ona yakınlaştıkça eğer çok seversen heykel de olur nakış da mask da…” Bu sergimde de bu lafı kullanacağım. Türk Amerikan Derneği’nde 31 Mart’ta açılacak. Sadece heykel ve mask sergisi olacak. Belki de İzmir’de ilk kez böyle bir sergi olacak. 34 tane mask yer alacak. Dört tanesini eski t-shirtlerimden yaptım. Bir tanesi kavramsal olmak üzere 14 tane heykel. Bu arada sevgili büyüğüm Emre Zeytinoğlu sergim için yapılan işlerle ilgili bir yazı yazdı.

Adı ne olacak?

Ne KA. Heykel O KA. Mask. Ben aslında ne anlarım heykelden. Üç beş defa çamurla oynamışlığım vardır o kadar. Ama yaptığım işlere heykel demiyorum ki zaten, KA.CA heykel diyorum. Serginin adı da o yüzden böyle. KA. ne kadar yapabiliyorsa heykeli o kadar heykel, maskı ne kadar yapabiliyorsa o mask o kadar mask.

İsim konusunda çok başarılısınız.

Babam köy enstitüsü mezunu bir edebiyat öğretmeni, bizim evimizde kitap hiç eksik olmazdı. Kelimelerle aram hep iyidir.

İstanbul planınız var mı?

Size çok acı bir şey söyleyeyim seni almıyorlar içine. Ben bu heykel ve masklarım için Piramit Sanat’a mail attım. İnsan bir cevap verir değil mi? Ne olur yani? Oku, yok de ama bir cevap ver. Bir çember var onun dışına çıkmıyorlar. Ben kim ne sorarsa elimden geldiğince cevap veririm, paylaşırım. Bildiğim ne varsa anlatırım. Ha bir de o var, herkes kendi işini/ tekniğini saklıyor. Hiçbir şey sır değil artık dünyada. Önemli olan senin onu yapış biçimin. “Özel bir tekniğim var.”  Ne tekniğin var kardeşim? Bütün teknikleri biliyoruz işte…

Röportajdan, bitmeyen sohbete doğru gidiyoruz. (gülüyoruz) Son olarak eklemek istediklerinizle bitirelim.

Ben şuna üzülüyorum, sadece sanatta değil her alanda, yaptıklarımızı göstermelik yapar olduk. Sanatta herkes bir yer tutmuş, o köşe kapılmasın diye elindekine sarılıyor. Oysa Picasso ne diyor? Bildiğini niye yapıyorsun? Cesur olun. Kırk yıl neden aynı resmi yapasın? Ben hep şöyle bir örnek veriyorum; işe giderken kullandığın o işlek cadde var ya, o caddedeki her yeri biliyorsun zaten, yeni bir şey yok senin için o caddede! Seni beslemez orası. Yürürken dikkat bile etmiyorsun. Gözün kapalı bile yürürsün o yolu. Kendi işini zorlaştır, bir gün de işe giderken ormanlık, dikenli o bakir yolu kullan. Yolu uzat, bir bak bakalım o zaman neler göreceksin? O gördüklerin sende nasıl dışavurumlara sebep olacak? Neler hissedeceksin? Güvenli alanlarımızdan çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür ederim.

 

#Biz bu röportajı gerçekleştirdiğimizde salgın bugün geldiğimiz noktada değildi.

Şu an için sanatçının son sergisi ileri bir tarihe ertelenmiştir.

 

Röportaj: Ceren Atasoy / Mart 2020-İzmir

 

178 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle