Hoşgeldiniz  

KARAGÖZ ve CENGİZ ÖZEK

Aziz Murat Aslan | 05 Ocak 2020 | Genel Haberler, Köşe Yazıları


Aziz Murat Aslan
azizmurataslan@hotmail.com

 

SOMUT OLAMAYACAK KADAR ALIŞILAGELMEMİŞ

BİR ADANMIŞLIK ÖYKÜSÜ: 

KARAGÖZ ve CENGİZ ÖZEK

 

4 Ocak 2020 Cumartesi, saatim İstanbul, Feneryolu dolaylarında 20:40 sularını gösteriyor. Eskinin tabiriyle kalemimi elime alacak enerjiyi kendimde bulabildim. Aslında malum cihazın klavyesine kelimeleri dökerken, ekranından bir yazılım vasıtasıyla bana geri yansımalarını izliyorum. Duygularımı kalemle kâğıda doğrudan dökmek yerine bunca dijital aracıya bu vazifeyi taşere etmem ne kadar sanatsal ve edebi bilmiyorum ama zihnimde ve anılarımda biriken bunca detayı bu şekilde hızlı bir medyaya aktarmamı sağladığı için bu teknolojiye diğer yandan minnettar olduğumu söyleyebilirim. Bu vesileyle düşündüğüm ve hissettiklerimi, biriktirdiklerimi zihnim ve ellerimle senkron bir şekilde kaydedebiliyorum. Ve bence bu hal; kelimelerin, cümlecikleri, cümleciklerin girift cümleleri koşarak kovalamasına, paragrafların bir araya gelerek çok özel bir öykünün bir süreklilik içinde akmasına vesile oluyor. Arka fonda; yine çok özel bir Macar gitarist olan ve genç yaşta bizi sanatının potansiyeli yüksek geleceğinden mahrum bırakan Gabor Szabo’nun,o denli özel “Dreams” albümü renklendiriyor. Gerçi; bu metinde Macaristan’a ilk uğrayışımız olmayacak. “Dreams” deyince benim aklıma “Hayaller” peşinden koşmak ile özdeşleşen “Karagöz” serüvenim geliyor. Bu “Hayaller” peşi sıra “Bungee Jumping” serüvenimde, uğradığım ve bilgi, tecrübe ve birikim çuvalımı doldurduğum pek çok durak oldu. Şimdi sizlere bunlar arasında çok özel bir yer teşkil eden ve seyahatimin en uzun süreli kalışlarını gerçekleştirdiğim istasyondan ve iz bırakan detaylarından bahsedeceğim.

Evet, Karagöz ile yaşamın kesiştiği dinamik hacimde “Somut Olamayacak Kadar Alışılagelmemiş bir Adanmışlık Öyküsü” olarak nitelendirmeyi tercih ettiğim bir öyküyü sizlerle paylaşacağım. “Cengiz Özek” ’in öyküsü…

Türkiye ve Karagöz Sanatı deyince, emeği geçenlerin hakkını yemeden, ama yiğidi öldürüp hakkını teslim etmeyi de ihmal etmeden şunları rahatlıkla dile getirebilirim. Dünya’nın neredeyse tüm kıtalarındaki sayısız ülkede kendini sanatıyla ifade eden, oyunları yüzlerle ifade edilecek kadar sahnelenen, nerdeyse her ülkede sanatını bir sergiyle taçlandıran, sayısız atölyede farklı kültürlerden çocukların, yetişkinlerin ve profesyonellerin yaratıcılığını Karagöz tekniğini onlara özgürce aşılayarak ortaya çıkaran, Dünya’nın yine çok önemli sanatçıları ile kendi sanatını ortak prodüksiyonlar (Sarajevo Gençlik Tiyatrosu Poroziste Mladih, Sihirli Lamba – Polonya Tiyatro Kubus Cinnamon Markets, Taiyuan Puppet Theatre Company Beijing Shadow Troupe ve Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu – Shadows of Love, Shadow light Productions Larry Reed Taiyuan Puppet Theatre Company Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu – Silk Roads) ile birleştirmeyi ve farklı kültürlerin izleyici kitlesi ile buluşturmayı başaran, yönettiği yazdığı ve tasvir tasarımlarını gerçekleştirdiği oyunları farklı ülkelerin tiyatroları ve oyuncularınca sahneye düzenli olarak konan, Türkiye’ye özel, özerk ve özgür “İstanbul Uluslararası Kukla Festivali”ni İstanbul ve Türk izleyicisine kazandıran, Karagöz sanatını “İstanbul Karagöz Kukla Vakfı” ile taçlandıran, tasvirleri dünyanın çok değerli Etnoğrafya Müzeleri’nin koleksiyonları ve arşivlerinde yer alan, çok önemli alan uzmanlarının makalelerine konu olan, herkesin Karagöz sanatını nasıl yaşatabiliriz, niye sadece çocuklara oynuyoruz, Karagöz yetişkin sanatıdır, yok değildir gibi döngüsel tartışmalar içinde olduğu bir ortamda, Dünya’nın dört bir yanından davetler alan, sayısız ödüle layık görülen, Türkiye’deki Batılı Tiyatro akımının temsilcileri ve “Geleneksel Tiyatro Sanatı” temsilcileri arasındaki çekişmeyi ve ötekileştirmeyi kırmak adına önemli sorumluluklar alan, bunu Kenter Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu ve Şehir Tiyatroları gibi pek çok mühim platformda gerçekleştirdiği idari çabalar, afiş, dekor ve sahne tasarımları ve sanatsal uygulamalarıyla daima tetikleyen, Osmanlı Kültürü’nü ve Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin Karagöz özelinde sürekliliğini sağlayan ve bütünleştiren bir misyoner Cengiz Özek. Meksika’dan bir kukla sanatı sevdalısının Türkiye’ye kapısına kadar gelerek kendisinden Karagöz Sanatı ve Tekniğini öğrenmek istediği, sanatını bu denli sınırlar ötesine taşıyabilmiş bir sanatçı “Cengiz Özek”. Hele hele mesleğine profesyonel yaklaşımı ile günlük dopdolu mesaisiyle, kendisine “Karagöz ve Kukla Sanatçısı” vasfını yakıştıran herkese bir rol model. Çalışma ofisinden gelip geçen her kimsenin estetik göz ayarlarını tekrardan gözden geçireceği, çalışma metodiğini bir üst versiyona yükselteceği bir okul “Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu”…

İşte tam da bunlardan dolayı “Somut Olamayacak Kadar Alışılagelmemiş bir Adanmışlık Öyküsü” olarak adlandırmayı uygun buluyorum bu öyküyü.

Cengiz Özek ve Karagöz serüveninde yanında zaman zaman Kopilot olarak refakat ettiğim bu masalsı yolculuğu Jules Verne’in “80 Günde Devr-i Alem” adlı eseriyle bağdaştırmamak mümkün değil. İnsanoğlu için kısa denilecek ve günler ile ifade edilecek zaman dilimi içerisinde Özek’in serüvenine dâhil olduğunuzda, aralıklarının genişliğini kestiremediğiniz ve idrak edemediğiniz süreler dâhilinde, Arnavutluk’un 80’li yılların Trakya’sını andıran hakiki Balkan atmosferinden, Atina’nın antik ve arkeolojik yapısı ile iç içe geçmiş modern canlı yapısına, “Sokakların Dili” şeklinde tanımladığım “Graffiti”lerden, antikacılarda elinize alıp hayranlıkla incelediğiniz 50 – 60 yıllık otantik “Karagiozis” tasvirlerine, yepyeni damak lezzetlerine, oradan Atina seyircisi’nin karşısından, alkışı ve heyecanının ardından, Türkiyedeki mübadelede vatan değiştirmiş bir Yunan Tiyatro sahibi’nin duygu yüklü gözyaşlarına, ardından bir nefeste Tunus merkezinde açılışı gerçekleştirilen bir Kukla Festivali’nde izlediğiniz etkileyici bir oyuna, oradan Tunus’un egzotik ve şahsına münhasır etnik sokaklarına, kumaşlarına, “Tunus Pupi”lerinin size yandan yandan bakışlarına, “Sidi Bou Said” in Akdeniz ve Arap Kültürü ara kesitindeki büyüleyici mimarisine ve evlerin çok özel kapılarına yolculuk gerçekleştirebiliyorsunuz. İstanbul’daki ofisinizde çok büyük beklentiler barındıran bir bekleyiş içinde değilken, birden İngiltere’den gelen yapımcılar ve organizatörler tarafından bizzat ziyaret ediliyor, kendinizi ayağınıza kadar gelinerek ifade edilmiş Mülteciler ile ilgili bir sanatsal projenin içerisinde bulabiliyorsunuz. Hele hele Uluslararası İstanbul Kukla Festivali sürecinde Kamboçya’nın Gölge Kuklaları ve maskları ile buluştuğunuz dakikalar, Taywan ve Çin’in Gölge Kuklaları’nın üzerinizde bıraktığı bambaşka etki, Vietnam Su Kuklaları ile yüzleştiğinizde melekler ve ejderhalar ile dansınız, çok özel ipli kukla ve Marionette ustaları ile kendinizi performanslar sonrası yemek sofralarında ya da sanatsal sohbetler yaparken ve kahvenizi yudumlarken bulduğunuz dakikaları düşündüğünüzde, bu sefer Jules Verne ile olan yolculuğunuza ara verip “Alice Harikalar Diyarında” uzamına ışınlanıyor ve “Lewis Carroll” a da bir selam çakmayı ihmal etmiyorsunuz. Bu noktada Cengiz Özek’in emekleri sonucu “Uluslararası İstanbul Kukla Festivali” kapsamında Türkiye’ye gelen ve sanatlarının icralarını yakından izleme fırsatı bulduğum, kendi içinde çok özel dostluklar ve paylaşımlar gerçekleştirdiğim Toni Zafra, Pavel Vangeli, Nadia Imperio, Karromato, Thomas Ettl, Drew Colby, Fifth Wheel, Mann Kosal, Cinemarionette, Çin ve Taywan’dan gelen ekiplere de bize yaşattıkları, kukla sanatını ve estetik algımızı yeniden şekillendirdikleri için teşekkürü bir borç bildiğimi belirtmek istiyorum.Bu saniyeleri, dakikaları, günleri, ayları ve yılları birbirine karıştırdığınız ve zaman algınızı yeniden şekillendiren serüven, aynı zamanda size klişe olarak belki çok sefer duyduğunuz “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”sorusunu tekrar düşündürüyor.

Altını çizmeden geçmek istemediğim diğer bir husus ise, “Cengiz Özek” in yaşamsal rutini içerisindeki profesyonel ve bilinçli tavrı. Özek, profesyonel işlerinde buluşma noktalarında bulunma konusunda geniş Tiyatro mazisinin de verdiği alışkanlık ile son derece dakik. Bu dakikliği maalesef çetin hava koşulları dahi etkilemiyor. Yediğine, içtiğine ve giyinip kuşandıklarına son derece özenli Cengiz Özek. Bu noktada da örnek alınacak pek çok alışkanlığı mevcut. Öğünlerini ve saatlerini hiç sektirmiyor. Adeta teneffüs zili çalmışçasına programlı ve zamanlı bir çalışma ve mola rutini mevcut. Hafif, ayarında sebze ve protein içerikli bir öğünü var. Ara öğünlerini fındık, badem ve kuru meyveler gibi atıştırmalıklar ile geçiriyor. Çok sevdiği karbonhidratlı gıdalardan sağlığı adına bilinçli ve iradeli bir şekilde uzak durmaya itina gösteriyor. Özel seçtiği bazı sayılı anlarda ve çok özel durumlarda ise bu diyetini bozma tercihini kullanarak, bu mekanik rutinden çıkıyor ve çocuksu bir heyecanla yine dozunda kendini ödüllendirmeyi ihmal etmiyor. Cengiz Özek’in çalışma rutini esnasında bir diğer düzenli alışkanlığı ise günde bir ya da iki sefer içtiği kahvesi ve özgün lezzetleri ile ve sunumları ile Uzak Doğu çayları. Kahveyi kendi çekip hazırladığında nedense (artık sırrını bildiğim bir şekilde J) bir başka lezzetli oluyor. Çalıştığınız esnada size de kahvenizi çekip getirecek incelik ve nezakette Özek. Arkadaşlığınızı dostluğunuzu da, profesyonel anlamdaki çalışma prensiplerinizi de ince ve sağlıklı bir çizgi üzerinde dengede tutabiliyorsunuz böylelikle. Özek’in bir diğer takdir ettiğim özelliği ise profesyonel anlamda yada iletişim halinde olduğu insanlar ile eğri ya da doğru, zor ya da kolay bir hususu çok sağlıklı ve direkt bir dille net bir şekilde konuşabilmesi. Bu davranış biçimi belki ilk kertede insanlar tarafından keskin ve sert bir üslup olarak algılanabilir ama belli bir vadede güven ve netlik içeren bir kanal tesis etmenizi sağlıyor.

Özek’in renkli, etnik ve egzotik ve bir o kadar şahsına münhasır kişiliğini ve renklerini yaşadığı mekânların içi, dışı ve detaylarında, tasvirlerinde, koleksiyonundaki antik özenle seçilmiş eserlerde, bunların sergilenme ve kompozisyon yaklaşımında ve kıyafetlerinde yakalamanız mümkün. Öncelikle renkler ile ilişkisi oldukça cesur ve bağdaştırıcı. Ayrımın, ön yargının ve tabuların taşlaştığı ve kemikleştiği kız bebeklerin pembe, erkek bebeklerin mavi giydiği uzamımızda Özek, bir araya gelmesine alışmadığımız renkleri, estetik bir bağlam içinde öylesine buluşturuyor ki, bu buluşmayı sorgulamadan hızla benimsiyorsunuz. Yaşamının detaylarında kesiştiğinizde size skalası yaşam kadar alternatifli bir palet sunuyor. Özek, makasını sadece deri tasvirlerini kesmek için kullanmıyor, özenle seçtiği kumaşları, kesip, biçip, modelini çıkarırken ve uygularken de maharetle kullanıyor. Kendi fiziksel yapısını ve estetiğini iyi tanıyan Özek, estetik algısı, bilgisi ve kültürüyle kendi modasını da yaratmaktan geri kalmıyor. Yaşadığı ortamlardaki dokunuşlarını ise benim buradaki bir iki paragrafa sığdırmam pek mümkün değil. “Maison Française” dergisi bir sayısının ciddi sayfa adedini bu hususa ayırmış. Biraz çaba sarf ederseniz bu güzel sayıya ulaşabilirsiniz. Tüm bu yoğun temposuna, sanatının ciddi koşmacasına, kendine olan saygısını ve ilgisini ve mesaisini de ekleyen Cengiz Özek, ailesini de hiçbir zaman ihmal etmiyor. Annesi ve kardeşi ve onların çocukları ile de iletişimini hiç kesmiyor, elinden geldiğince onlardan desteğini maddi manevi esirgemiyor.

Geçen yıl itibarı ile Özek, sanatının 40. Yılını kutladı. Türkiye’nin en köklü kukla festivali “Uluslararası İstanbul Kukla Festivali” 22. Yılını devirdi. Hem de ülkedeki tüm ekonomik zorlayıcı şartlara rağmen. Sadece bilet gelirleri ile ayakta duran, herhangi kurumsal ya da devlet desteği ile varlığını sürdürmeyen Festival, bu ekonomik anlamda zorlu günlerde %70 dolulukla geride kaldı. Geçen yıl sayısız yurtiçi ve yurtdışı performans, zengin içerikli sergiler, dünyanın pek çok noktasında gerçekleştirilen atölyeler, farklı ülkelerde Özek’in oyunları ile perde açan performanslar ile geride kaldı. İçlerinden en özel anlardan bir tanesi ise bu yıl “İstanbul Uluslararası Kukla Festivali”nde Özek’in Meksikalı öğrencisi “Diego Ugalde”nin, yerel bir Kızılderili öyküsünü konu alan, Karagöz Tekniği ile hayata geçirdiği “NosVolvimosBuffalos”, yani “Bizler Bufalo olduk”adlı performası’nın izleyici ile buluştuğu anlardı. Özek, öğrencilerinin oyununu büyük bir gururla izlerken, sahnedeki tüm detaylarda öğrencisi ile birlikte nefes aldı verdi. Bunu izlediği koltukta beden dili ile görmek çokta zor değildi.

Eeee, diyeceksiniz ki…40 yıl bunca başarı, emek ve gerçekleştirilen sanat serüveninden sonra Özek’e “Yaşam Boyu Sanat Ödülü” nü verelim ve emekli edelim olsun bitsin. Maalesef, dinamizmi ve genç ruhuyla Özek’in gelecek planları arasında sahnelemeyi düşündüğü iki yeni oyunun olduğunu, bunun hummalı çalışmaları içinde olduğunu fazla detaylarına girmeden burada müjdelemek istiyorum. Unesco’nun da hedefleri ve amaçları dâhilinde yer alan Müzelerin Kurulması, Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’nin oluşturulması ve bir Karagöz Kitaplığı’nın kurulması, Karagöz’ün Yüksek öğretim Kurumlarında ders olarak okutulması noktasındaki somut düşünceleri ve eylemleri ise cabası. Gelecek günlerin, ayların ve yılların Cengiz Özek ve Karagöz özelinde yine zaman algısını bükecek istikamette sürprizler ile dolu olduğunu ve bu serüvenin daha pek çok “Somut Olamayacak Kadar Alışılagelmemiş Adanmışlık Öyküleri”ni yazacağını düşünüyorum.

Kendisine sağlık, nice başarılar ve kreatif fırsatlar ile dolu uzun bir sanat ömrü ve biyolojik ömür diliyorum…

284 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle