Heykeltraş Eyüp Öz ile Röportaj…

03 Ağustos 2019 - 10:00

Eyüp Öz benim için, seyretmenin hazzı dışında, durmadan dokunma ve hatta sarılma ihtiyacı duyduğum eserlerin yaratıcısıdır. Neler anlattı neler…

Ceren Atasoy: Biz geçen sene Piece of Art News olarak atölyenizde bir çekim yapmıştık ve ben gördüğüm her eserle saatlerce vakit geçirme duygusuyla ayrılmıştım. Özellikle balonlar serisi, ki öyle sıradan balonlar da değildi onlar, sistem eleştirisini de içinde tutan işlerdi… Buradan hareketle yapılan her işin bir alt metni, bir mesajı olmalı mı? Sadece estetik bir eser, eser midir? 

Eyüp Öz: Günümüzde, geleneksel bazı sanatlar teknolojinin de gelişmesiyle bir başka boyuta geçiyor, belki de bu bir zorunluluk. Çağın bir getirisi… Tüketim toplumu, çabuk ve ucuz olsun mantığıyla çalışır. Haliyle çağın teknolojisinin ulaşımı, dağıtımı kolay, emek ağırlığı yok denecek kadar az. Ama bunun yanı sıra, ortaya çıkan eserlerin ardında bir kavram bir düşünce tabii ki olmalı. Sanatçının bir kaygısı, bir meselesi, bir önerisi, bir eleştirisi olmalı. Günümüz teknolojisini kullanarak bir heykel yapmak çok kolay, makinaya ver komutu yapsın ama sanatta, sanatçının dokunuşu, duygusu ile ortaya çıktığında sanat olur. O işin duygusu karşı tarafa geçer.

C.A.: Sanatsever makinadan çıkmış bir işle sanatçının elinden çıkmış bir iş arasındaki farkı anlar mı? Bu anlaşılır bir şey mi sizce?

 E.Ö.: Hakiki bir sanatsever anlayabilir. Ama tüketiciyse sanmıyorum.

C.A.: Bienaller ve çağdaş sanattaki teknikler/ tarzlarla ile birlikte sanat tanımının değişmeye başladığını düşünüyor musunuz?

 E.Ö.: Bienallerin amacı sanatçıları ve eserleri bir çatı altında toplamak, buluşturmak ama özellikle bizim ülkemizde daha seçkinci bir tavırla yapılıyorlar. Bazı sanatçıların işleri çok önceden lanse ediliyor. Reklamları yapılıyor. Sanat böyle bir şeydir, bunlar iyi işlerdir, şu kadar eder gibi bir yönlendirme yaptıklarını düşünüyorum.

C.A.: Sosyal medyayı takip ediyor musunuz?

 E.Ö.: Çok fazla değil, ara sıra.

C.A.: Sosyal medyada özellikle resim alanında, taklit işler olduğu düşünülen eserleri taklidiyle karşılaştırmalı analizler yapan ya da bu kişileri ifşa eden hesaplar var. Ve bazı işler gerçekten ben kopyayım dedirtiyor. Ancak bu kadar çok veriye maruz kaldığımız bir çağda, beynimiz bize fark ettirmeden bazı görüntüleri alıp belleğe atıyor sonra üretim aşamasında çıkartıyor olabilir mi? Ya da etkilenmemek mümkün mü? Böyle bir çerçeveden baktığımızda özgünlük kaybolabilir mi?

 E.Ö.: Doğanın var oluşu gereği, her şey birbirinden farklıdır. Doğal olanın birbiriyle aynı olma şansı yok. Şuna zeytin ağacı diyorsun, öbürüne de öbürüne de… Zeytin ağacı demek kolay. Oysa her zeytin ağacı, birbirine benzese dahi bambaşkadır. Tabii ki etkileşim olacaktır. Ama tıpa tıp aynısı olmaz diye düşünüyorum. Sanatçıysa, üreticiyse tabii…

C.A.: Mekanik, hareketli heykellerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

 E.Ö.: Tabii ki güzel ama ben kendiliğinden, iç dinamiğiyle hareket edebilenini tercih ederim. Bir şey yardımıyla, bir güç kaynağıyla hareket edebilenleri daha endüstriyel bir yapı gibi geliyor. Bir yerde de yorabilir de insanı…

C.A.: Ben heykeltraşların sanki, bir şeye eliyle şekil verme halinden sebep, tanrısal bir güdüyle çalıştıklarını düşünmüşümdür. Bu benim dramatize etme şeklim de olabilir tabii ama çalışırken öyle bir güç hissediyor musunuz?

 E.Ö.: Valla bende öyle bir duygu yok galiba. Tabii ki heyecan duyarak yapıyorum ama yaptığım işin peşinden koşmuyorum. Yapıyorum bitiyor. Ben yaptıktan sonra kırılır, düşer, başına bir şey gelir… Tabii ki yok olsun, kaybolsun istemem ama olursa da kahrolmam.

C.A.: Duyguyu aktarabilmede bir araç sadece, öyle mi?

 E.Ö.: Evet tabii, aynen öyle… Sonuçta insanlar alıp evlerine götürüyorlar… Benim olmaktan çıkıyor.

C.A.: Sizden gitmesine nasıl izin veriyorsunuz gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Ben olsam kıyamazdım hiçbirine…

 E.Ö.: Aslında amaç satmak değil elbette, keşke yaşamak için başka yollarım olsa da bundan para kazanmasam. Sadece paylaşsak keşke… Ama üretmek zorundayım, malzeme almak zorundayım haliyle onlarca yıldır bu iş böyle dönüyor. Sanat tarihi hep böyledir. Birileri sanata sahip çıkar, verir parasını, sanatçılar da onlarla yaşarlar…

C.A.: En sevdiğiniz malzeme nedir?

 E.Ö.: Mermer tabii ki…

C.A.: Nasıldır mermerle çalışmak?

 E.Ö.: Mermer, milyonlarca yılda oluşmuş, dünyanın bağrından sökülüp çıkarılan bir malzeme. Onu başka bir şeye dönüştürüyorsun.  İşçiliği çok zor ama mermerle çalışırken bu taşın hakkını vermem lazım duygusunu hissediyorsun. İncitmeden, kırmadan dokunmaya çalışıyorsun. Bazen öyle bir yer geliyor ki, taş sana dur diyor. Aranızda bir mücadele başlıyor. Bir form çıkıyor, taş orada durmak istiyor sen orayı alsam mı diye düşünüyorsun. Bir kavganız başlıyor. Biraz o bir şey söylüyor biraz sen… Ne zaman ki birbirinizi sevmeye başlıyorsunuz o zaman iş güzelleşiyor. Heykel sana bakmaya başlıyor, o belirginleştikçe daha duyarlı olmaya başlıyorsun. Öğrenciliğimde bir tors yapıyorum, kolunu kaldırmış bir formu var. Tam da koltuk altını çalışıyorum. İnanılmaz da bir ter kokusu var. Kendi kendime diyorum ki olabilir mi böyle bir şey heykel resmen ter kokuyor. Oysa terleyen benim, koku da benim kokum (gülüyor) ama öyle bir dalmışım ki onu düşünemiyorum bile…

C.A.: Aslında başta sormuştum ya tanrısal bir his var mı diye bakın burada hissediliyor. O kadar güçlü ve gerçek bir şey yaratıyorsunuz ki, bir yaratım süreci, forma hakim olabilmenin de verdiği duyguyla güce dönüşüyor.

 E.Ö.: Belki ama öbür türlüsü de duygusuz yavan, teknik uygulama gibi bir şey olurdu.

 

“…Sanatta arayış hep olur, olmalı…”

 

C.A.: Sizin için heykelin sonrası var mı?

 E.Ö.: Yaptığın bir şeyin etrafında dönebilmek, sarılabilmek çok büyük lüks. Öğrencilik yıllarımızda resim bölümünde okuyan arkadaşlarımıza takılırdık, eninde sonunda heykel yapacaksınız yol yakınken dönün diye (gülüyor). Espri tabii. Sanatta arayış hep olur, olmalı. Ben de heykel yaparken, biraz renk katayım, iki malzemeyi karıştırayım gibi yenilikler arıyorum ama benim için heykel son durak.

C.A.: Siz akademilisiniz ama aynı zamanda Almanya’da da iki yıl sanat eğitimi aldınız. Bizdeki eğitimle orayı bir kıyaslamanızı istesem?

 E.Ö.: Mimar Sinan, geçmişi, geleneği olan bir okul. Bizim için yeri ayrı ama Avrupa’da eğitimde gördüğüm fark, sanatçının düşünmesi, tasarlaması ve üretmesi anlamında her türlü imkan sunuluyor. Düşünceni kısıtlayamıyorsun.

C.A.: Ülkenin durumu, gidişatıyla ilgili bir sanatçı olarak sorumluluk hissediyor musunuz?

 E.Ö.: Türkiye’nin son dönemlerde iyice aklı dağıldı. Öyle yapıyor olmuyor, böyle yapıyor olmuyor. Bu kaosu bir tek ya da en çok sanatçılara yüklemek doğru değil ki! Seksen milyon insan var. Hele de öyle makamlarda mevkilerde bulunan isimler, toplumun önünü açması gerekirken, yasalarla, kurallarla fark yaratması gerekirken hiçbir şey yapmıyor. Eğitim kötü geleceğiz, değiştireceğiz deyip bir yerini yamıyorlar. Kentleşme kötü, geleceğiz düzelteceğiz deyip bir yerini yamıyorlar ama öyle yamayla olacak gibi değil ki! Kötü şekillenmiş, üstünde çok oynanmış, oturmamış, olmamış. Yıkıp baştan yapmak lazım. Sanat eğitiminde de bu böyle… Onlarca yüzlerce sanatçı var, sanat okullarında yetişen onlarca genç var. Bu ülkede hayata atılacak onlarca yeni mezun sanatçı ne yapacak? En basiti, eğitimsizliğe bak! Restorasyon yaptırıyorsun, onlarca yıllık medeniyetlerin kurulduğu bu topraklarda restorasyon yaptırmak için, sen belediye ya da kültür bakanlığı olarak restorasyonun r sinden anlamayan birinin eline işi veriyorsun. Sonra da yaptık oldu diyorsun. Yahu böyle bir cehalet olabilir mi? Önce uzman yetiştirmeyi becerebilmek lazım. Eğitimdi, sağlıktı, sanattı her şey bir pazarlama alanına dönmüş. Ama bu kadar sanatçısını, düşünürünü, şairini harcayan bir toplum hak ediyor bunu. Bak Karacaoğlan’a, Nazım’a, Mumcu’ya… Zamanında hırpaladığımız ne kadar insan varsa şimdi onlarla övünüyoruz. Bu mu yani bu ülkenin kaderi? Sen üreten insandan, sanatçıdan, şairinden niye korkarsın?

 

C.A.: Sanatçıların birlik olamama gibi bir sorunu da yok mu?

 E.Ö.: Gayet tabii. Niye olsunlar ki! Ne zaman bir araya gelseler devlet, birini dışlar, ötekini yuhalatır, berikini hapse atar. Bir diğerini de devlet sanatçısı yapar.

C.A.: Çanakkale anıtıyla ilgili duyduklarım doğru mu? Bir de sizin ağzınızdan dinleyebilir miyim?

 E.Ö.: Çanakkale anıtı ne yazık ki polyesterdir. Heykeltraş bir arkadaşımla, Orhan’la beraber biz yaptık o işi.  Erkan Mumcu’nun kültür bakanı olduğu dönemde. Çanakkale bu ülkenin en çok övündüğü, birçok ülkenin rejimlerinin değişmesine vesile olmuş, dünya tarihinde önemli bir yeri olan bir savaştır. Sen onun anısına yaptırdığın rölyefi polyester yapıyorsun gidip her sene boyuyorsun. Dahası benim ve heykeltraş arkadaşımın imzasını siliyorsun. Yarın öbür gün hak sahibi olmasınlar diye… Böyle bir şey olabilir mi? Ben kime ne anlatayım? Yetmedi, Çanakkale’deki uzun, 50 metrelik rölyefin önünde yaptığımız Atatürk’ün kalıbı var onlarda, aynısından yapıp onu da Büyükçekme’ye koyuyorsun. Bakın Büyükçekmece’de ki Atatürk heykeline Çanakkale’dekinin aynısıdır. Bu kadar kısır mı bu sanat yahu?

C.A.: Çok üzüldüm gerçekten, peki hiçbir hak talep edemiyor musunuz?

 E.Ö.: Hayır tabii ki, sadece utansınlar diyoruz.

C.A.: Utanacak insan bunu yapar mı? Çok iyi niyetli bir temenni olmuş sizinki. Peki daha geleceğe dönük şeylerden konuşalım. Ayvalık’ta yaşıyorsunuz. Burası onlarca sanatçının yaşadığı, her yıl sanat camiasından ciddi göç alan müthiş bir yer.  Yeni başkan yeni dönem neler değişecek, değişebilecek mi?

 E.Ö.: Vallahi yeni başkanla konuştuk. Kaygılarımızı söyledik, yapılması gerekenlerle ilgili fikirlerimizi dile getirdik. Burada bu kadar sanatçı var, bir sanat kurulu oluşturulsun, herkes fikrini belirtsin dedik. Tabii tabii dedi ama göreceğiz bakalım.

 

“Bir dakika ya, bu topraklar bize ne söylüyor ne öğretiyor”

 

C.A.: Çok teşekkürlerimle son sözlerinizi alsam?

 E.Ö.: Vallahi akıl sağlığımızı kaybetmeden üretebildiğim kadar üretmeyi diliyorum. Ülkenin iyiye gitmesi için gelecek nesillere güvenmek istiyorum. Bizden geçti çünkü. Toplumda sanat duyarlılığı geliştirmek, talep yaratabilmek lazım. Bir de eskiyi deşmek, incelemek, eskiden, eski medeniyetlerden ders almak lazım. Bu 20 yıllık serüvene bakıyorum. Bu topraklar iyi mahsul vermedi. Ama insan denen mahluk iyi olmayınca gün geliyor, yönetici oluyor. Olmaz öyle, gözünü açacaksın mahsulün iyi olması için uğraşacaksın. Bütünüyle iyi olmamız lazım, ruhumuz bedenimiz hastalandı. Ben saçımı tarasam ne olacak, mermeri yalayıp yutsam ne olacak… “Bir dakika ya, bu topraklar bize ne söylüyor ne öğretiyor” diye durup bakmak lazım. Bak çok ilginç bir hikayedir, Denizli’de bir antik kazı alanında mermer lahit bulunuyor. Üzerinde eskiden, 2000 yıl önce mermerleri atölyelere nasıl getirip kestiklerini anlatan rölyef var. Biz yıllarca, bu mermeri kesmek için Avrupa’da birileri yapsın da biz de o makinaları getirelim diye bekledik. O makinaları ithal ettik. Ama senin toprağında var. Yazıyor orda, yazıyor!  Ama at sırtında geldik, at sırtında gideceğiz yani… böyle bir şey olmaz.

 

Güldüm… acı bir kahkaha olsa da sonunda, güldüm. “At sırtında geldik, at sırtında gideceğiz” diye bütün konuştuklarımızı özetledi üstat.

 

*****************************

Eyüp Öz’ün konuk olduğu “Beyaz Tuval” sanat programını ilgili linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Beyaz Tuval 42.Bölüm Eyüp Öz

Eyüp Öz’ün konuk olduğu “Kısa Metraj” sanat programını ilgili linke tıklayarak izleyebilirsiniz.

Kısa Metraj Sanatçı Eyüp Öz ile Devam Ediyor..

  • Adınız ve Soyadınız

  • E-Posta Adresiniz (Yayınlanmayacak)

  • Yorumunuz

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .