Hoşgeldiniz  

GÖÇLER, SAVAŞLAR VE ÖTEKİ

Abidin Celal Binzet | 21 Şubat 2018 | Köşe Yazıları


Abidin Celal Binzet
acbinzet@gmail.com

İnsana ilişkin her durumun yabancısı olmadığımız açık. Arada sanat gibi yaratıcı ve yol açıcı bir olgu da varsa, o ilişkili durumların daha bir önemle öne çıkacağı bilinmeli. Yaşamın, olağan akışı içinde insana, giderek topluma neler hazırlayacağı ise büyük bir sorun.

Şurası gerçek ki, politikacıların kendi istemleri doğrultusunda kurguladığı geleceğe yönelik planlardan, yönetimleri altındaki insanlara düşecek pay oldukça büyük. Bunları duyunca hemen iyimserliğe kapılmanın alemi yok ama. Öyle sanıldığı gibi yönetilen kalabalıkların payında olumlu şeylerin oranı umulanın ötesinde daha azdır.

Böylesi bir duyguyu uyandıran etken son dönemlerin can alıcı bir sorununun yarattığı durum. Yaşadığımız coğrafyaya egemen olan adı konulmamış bir savaşın yarattığı oldu bitti var orta yerde.  Evet, adı konulmamış ama tüm gerçekliğiyle bir karabasan olarak üstümüzde tepiniyor. Artık günlük haber programlarına belli amaçlar doğrultusunda alınan ve birer sayıya dönüşen yaşamların ardından bakıyor herkes.

Savaş, size dokununcaya değin seyirlik bir oyun gibi. Günümüzün kitle iletişim araçları da öyle sunuyor zaten. Oysa gerçeğin acı yüzü göründüğünden daha farklı. İzleyicisi tarafından içselleştirilememiş bir parçalama ve parçalanma oyunu.

Klasik sorudur. Bir savaşın sürmesinden kimler çıkar sağlıyor? Anımsayalım, Prusya’lı General Clausewitz’in (1780-1831) “Savaş Üzerine” adlı yapıtında vurguladığı gibi “savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değil”

Mademki bir politikayı sürdürmenin yolu olarak savaş kullanılıyor, orada ölümler, yaralanmalar, göçler ve bunlardan yararlanıp zengin olanlar mutlaka bulunur. Bir de iktidarlarını kuvvetlendirerek sürdürmek isteyenler.

Yaşanan örneklere bakılırsa övünülesi zenginlikte olduğumuz belli.

Savaşlarda öne sürülenler için hep masallarla süslenmiş sanal cennetten başka yer yoktur. O masal anlatıcısı, var olanları pay ederken, cenneti başkalarına bu dünyanın zenginliklerini kendine ayırır. Değişmeyen kural. Söylene söylene sakıza dönmüş bir ütopyanın yeniden cilalanıp ortaya sürülmesi.

Yaşama tutunma kaygısıyla yerlerinden olan insanları gördükçe göç söylencesi üzerine kurgulanmış en eski tarihimiz gelmez mi akla?

Orta Asya’nın sulak ve yemyeşil topraklarını kurutunca yeni yaşam alanları arama güdüsüyle Anadolu’ya gelindiği anlatılırdı eskiden. Bugün yaşadığımız toprakların yerleşik halkını, onların kültür ve sanatını yok sayarcasına söz konusu göçlerle tarihimizi başlatmanın, dahası bu topraklarda yaşayan onca insanı yok saymanın mantığını anlamak zor. Oysa ne denli zengin bir uygarlık kalıntısı üzerinde yer aldığımızı anlatmaya gerek yok sanırım. Belki böylesine tek yanlı ve seçici bir geçmiş tasarımının ardında yatan asıl neden, yerleşik kültür yerine göçebeliğin kutsanması olmasın?

Eğer gerçekten de yeni gelenlerin belirleyici olduğu düşüncesi doğruysa, şu anda Anadolu’ya Suriye üzerinden girmiş olan ve sayıları beş milyonu geçen insanların adından ötürü bu ülkeye yeni girenlerin adını mı vermek gerekecek?

Üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.

Geçmişte, “Muhacir Kaydına Mahsus Esas Defter” adıyla tutulan defterlerde ülkemize dışarıdan gelenlerin nerelere yerleştirildiği konusunda en azından bir kayıt yapıldığı biliniyor. Bugün böyle bir uygulamanın yapılıp yapılmadığı konusu açık değil. Açık olansa 1940’lı yılların soğuk savaş döneminde sürgün edilen sanatçıların zorunlu tutuldukları yerde her gün ilgili birimlere imza vererek varlıklarını kanıtladıklarıdır.

Buraya değin anlatılanlar zorunlu göçün toplumsal boyutuyla ilgili. Böylesine bir işlemin gerisinde yatan ana düşüncenin “arındırma” olduğunu söylemek gereksiz. Yönetimlerin kendilerince zararlı bulduğu kesimleri ayıklama eylemi. Bizim açımızdan bekleyen en büyük tehlike ise toplumsal doku bütünlüğünün bozularak çürümeye ve ayrışmaya gidecek sürecin önünün açılmasıdır.

Ülkemizin güney sınırlarından geçip Ege üzerinden batıya göçenlerin trajik öykülerini gördükçe yaşananları bir sanat yapıtıyla bütünleştirmek en doğrusu. Böylelikle asıl ilgi alanımız olması gereken sanata geçi yapmamız kolaylaşacak. Ayrıca bu açıdan bakıldığında, sanatla yaşamdan hangisinin ötekini öncelediği konusu daha bir güncellik kazanıyor. Théodore Géricault’nun “Medusa’nın Salı” adlı1818-1819 yıllarında gerçekleştirdiği resmi, taşıdığı görsel imgeler bakımından günümüzde yaşanan dramı o günlerden haber verircesine canlı. Sanatın evrenselliği kuralının bir kez daha kanıtlanmasına tanık olunuyor yapıtın karşısında.

THéODORE GéRİCAULT                              MEDUSANIN SALI (1818-19)

1816 yılında Fransa’dan ayrılıp Senegal’e doğru yola çıkan Fransa Kraliyet firkateyni Medusa Kanarya Adaları yakınlarında karaya oturunca yetersiz filika nedeniyle çok sayıda insan yaptıkları bir salın üzerinde yaşama tutunmaya çalışırlar. Denizin ortasındaki çürük bir sal ve üzerine kümelenmiş onlarca insan. Günler geçtikçe salda kalabilmek için bazılarının saf dışı bırakılması gerektiği anlaşılır. Ölenler, ağır yaralılar ilk sırada gelir. Açlığa karşı, ölenlerin yenmesi gibi acı gerçek de ayrı bir durum. O salın üzerinde yaşananlar var olma savaşının tipik dışavurumu. Günümüzde, sayısız benzeri, seyirlik oyun gibi izlettirilen evrensel bir insanlık dramı.

Anılan olayın benzeri Anadolu’lu yazar Dido Sotiriyu’nun belleğinden de silinmemişti hiç. Zorunlu göçte Ege’nin karşı kıyısına geçmeye çalışanların doldurduğu kırık dökük sandallara alabileceğinden fazla insan binmesini önlemek adına, ilk oturanların denizden tutunmaya çalışanların ellerine kesici aletlerle vurmasının öyküsü klasik tragedyalarda rastlanabilecek ölçüdedir. Anadolu’dan gönderilen Rumların kendi içlerinde yaşadığı büyük, acıklı bir serüven. Sözün kısası, yaşama güdüsünün başka her duygudan daha baskın olduğu gerçeğini öğretir pratikte. Bu nedenle son zamanların politikası doğrultusunda ülkenin yerleşik insan dokusunu bozmaya yönelik uygulamaları sonucunda mültecilik kavramının can yakıcı sonuçları herkesin bilgisinde. Zorlu iklim koşullarında ülkemiz topraklarını geçiş üssü olarak kullanıp batıya göç etmek isteyenlerin görüntülerine baktıkça Gericault’nun tuvali ile Sotiriyu’nun anlatısını anımsamamak olanaksız. Birisi görsel, öteki yazınsal iki sanat yapıtının odak noktasına mülteciliğin yerleştirilmesi elbette anlamlıdır. Yaşadığı topraklardan, yerleşik düzeninden kopup köksüz bir şekilde savrulmanın yarattığı incinmeyi başka sözcüklerle anlatmak zordur. Ve söz konusu durumu açıklayacak oldukça zengin örneklere sahibiz. Sözgelimi 1964 yılında gerçekleştirilen büyük sürgünü unutmak olası mı? Yerlerinden, yurtlarından bir anda koparılıp gönderilenlerin yanlarına alabilecekleri para tutarı 20 Dolar (ya da o günkü kur değeri üzerinden Lira) ve eşya da 20 kilogramla sınırlandırılmıştı. Gönderilenler arasında Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun öğrencisi, Onlar Grubu üyesi ressam Ivy Stangali ile günümüz Grek sinemasının yönetmenlerinden Tassos Boulmetis yer alıyor.  İlginç öyküsüyle Ivy üzerine ayrıntılı bir yazım dergimizde daha önce yayımlanmıştı (Bkz: Ivy Stangali, Gölgeye Düşen Işık, RH+ARTMAGAZİNE, Mayıs 2011, sayı:81)  Boulmetis de aynı yazgıyı paylaşarak yurt dışına sürgün edilenlerden. Bizde bir ara yasaklanıp (her zamanki gibi) sonra gösterilen “Bir Tutam Baharat” filmi, yönetmenin kendi yaşam öyküsünden kesitler sunan bir İstanbul’a dönüş öyküsü. Oradaki köklerinden koparılmış insan örneğinde olduğu gibi, içte kapanmaz bir yaraya benzeyen geçmişi anımsama ve geriye dönüş özlemi elle tutulurcasına duyumsatıyor kendini.

Galiba yerleşik kalıplara karşı çıkıcı anlayışı nedeniyle en çok da sanatçılar karşılaşmakta bu durumla. Toplumların tek kanatlı kuş örneği arındırıldığı dönemlerde ilk gözden çıkarılanların başında bu grup insanlar yer alıyor. Öncü rolünü üstlendiklerinden olsa gerek onların yok edilmesi geride kalan sessiz çoğunluğun yeniden ve baskılı biçimde yönlendirilmesi için iyi bir gösterge sayılır.  Özellikle toplumsal tabanın beklentilerine yeterli karşılık veremeyen yönetimler tarafından sıkça başvurulan yöntemlerin başında gelir bu uygulama.

Sanatın mayasında var olan karşı duruşun etkisiyle toplumuyla bireysel uyumsuzluk yaşayan sanatçıların ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarının acısı ölçülemez. Hemen akla gelenler arasında Hale Asaf, Fikret Muallâ ile Arshile Gorky’yi ( Vostanik Manuk Adoyan) saymalıyız. İlk ikisinin sanat ortamımızda çokça bilinmesine karşın Arshile’in adı bilinmezler arasında yer alıyor. 1904 yılında Van’da doğan sanatçı, 1915 Ermeni olayları sonrası yurdunu bırakıp ABD’ye göç etmek zorunda kalanlardan. Yaşadıklarının kolay katlanılır olaylar olmamasının sonuçlarını hiçbir zaman üzerinden atamadığından olsa gerek 44 yaşında intihar ederek bu dünyaya veda eder. Onun, çocukluk günlerinde annesiyle kendini birlikte gösteren tablosu geçmişin özlemini sanatla birleştiren yapıtlara iyi bir örnek sayılabilir. O günlerden kalma fotoğrafları ile annesi ve çocuk Arshile’i (ya da asıl adıyla Vostanik Manuk) betimleyen resim yerlerinden koparılıp sürüklenen günlere yakılmış birer ağıtın yoğunluğunu taşır sanki.

ARSHİLE GORKY                         SANATÇI VE ANNESİ (1936)

Buraya değin aktarılan örnekler dışarıya gidenler üzerine. Oysa sorunun bir de karşı ayağı var. Örneğin Hitler dönemi Almanya’sından kovulan bilim ve sanat adamlarını unutmak olası mı? Atatürk’ün çağdaş düşünceye, bilim ve sanata açık yapısı o insanların Türkiye’ye yerleşerek aydınlanma sürecine yaptıkları katkıyı toplumsal belleğe kazımıştır. Bunlar arasında bilim adamı ve ressam kimliğiyle öne çıkan Prof. Traugott Fuchs (1906 Almanya- 1997 İstanbul) adını önemle vurgulamalıyız. Çalışmalarının günümüzde Boğaziçi Üniversitesi arşivinde korunduğunu geçerken belirtelim. Büyük sürgünler arasında adının anılması gereken bir de müzik eğitimcisi olduğunun altını çizmek gerekiyor. 1933 yılında geldiği Türkiye’de çağdaş müzik eğitiminin yolunu açmış olan Eduard Zuckmayer (1890 Almanya- 1972 Ankara)  Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nde ölümüne değin eğitimcilik yapmıştı. Türk halk müziğinin çok sesli müziğe uyarlanması konusunda çalışmalar yapan sanatçının ölümünden sonra görev yaptığı okulunda adına açılan müzedeki el yazması belge ve notaları 1980 öncesinde kurulan Milliyetçi Cephe hükümetleri sırasında yağmalanıp yok edildi. Müzik Bölümü önüne yerleştirilen büstü parçalandı. Eylemin gerisinde yatan ana düşünce Zuckmayer’in Yahudi asıllı sayılmasından başkası değil. Oysa sanatçının başta “Balıkesir Bengi Oyun Havası” olmak üzere tek sesli birçok halk müziğini çok sesliye uyarlamaları bugün unutulmuş gibidir. Burada, Yahudi düşmanı Hitler ile bizdeki milliyetçileri aynı yerde buluşturan anlayış, tarihin garip bir rastlantısı diye yorumlanabilir mi?

1920’li yıllarda, ülkemize dönemin Sovyetler Birliği’nden gelen ressamlardan üçünün benzer öyküleri bulunuyor. İbrahim Safi (İbrahim Safiev), Naci Kalmukoğlu (Nikolay Kalmukof) ve Nimetullah Gerasim’in (Nimetullah Gerasimov)  yaşamöykülerine bakıldığında sürgün gibi zorlu yaşam koşullarının etkisiyle savrulmuş sanatçıların dramları sislerle örtülü aynanın bize yansıyan görüntüleri arasında yerini alır. Belki de sanatın yeniden yapılandırıcı gücü bu insanların yaptıklarında itici güç rolü oynamıştır.

Anlatılanlara bakarak yerlerinden zorla koparılmışların sayısını bunlarla sınırlandırmanın yanlışlığına düşmemeliyiz. Bir noktada, o sanatçıların kişiliğinde yaşananların katkısı olduğu bile düşünülebilir. Acı ama ironik bir katkı.

Zorunlu göç (mültecilik diye de okunabilir) olgusunun yarattığı sorunlar oldukça karmaşık. Toplumsal ve bireysel olmak üzere iki grupta incelenebilecek durumla ilgili, sıkıntı çekmeyecek denli sayısız örneğe sahip olduğumuzu yeniden dillendirelim. Sonuçta öznesi insan olan bir oldubittinin yarattığı koşullarda kırılan yaşam coşkusunun sanata düşen payı yapıtlarla sarmalanıp ortaya çıkıyor. Hangi gerekçe altında olursa olsun zorunlu göçle parçalanan yaşamların artık eskisi gibi olmayacağı açık. Kırgın ve kırılgan duygular üzerine kurulan her kişiliğin umutsuzluğu kuşandığının belki görünür izleri bulunmaz ama gittiği yerlerde kendine koruyucu bir kabuk kurması kaçınılmaz olur. Sanatçının böylesi durumlarda bir öndeliği vardır. Onun yönünden bir kaçış kapısının aralığından dünyaya göndereceği iletileri yüklediği sanatı. Yazının başlığında yer alan göç ve savaş ikilisinden sonra “öteki” sözcüğü var ya işte o…

365 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle