Hoşgeldiniz  

Filiz Pelit Röportajı ile İzmir’e uzanıyoruz. #kendisesinden

Ceren Atasoy | 03 Aralık 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Filiz Pelit Röportajı ile İzmir’e uzanıyoruz. #kendisesinden

 

İzmir’de, sevgili Filiz Pelit’in atölyesinde, Sevinç Pastanesi’nin muhteşem tatları eşliğinde bir röportaj gerçekleştirdik. “Ben arayışı hiç bitmeyen bir ressamım, hep yeni bir şeyler deniyorum.” sözlerini, farklı dönemlerine ait işleri arasındaki keskin değişimleri görerek teyit etmek mümkün. İnsanı mutlu eden enerjisiyle, arayışının hep devam etmesi dileğiyle…

 

Filiz Hanım, sizi yeterince tanımayanlar için kendinizi, sanat serüveninizi anlatarak başlamanızı rica edeceğim.

Ben 5 yaşında babamın işi nedeniyle, İzmir’e geldim. Hala babama derim iyi ki bu şehre gelmişiz diye. Hep çizerdim. Lisede de netleştim artık, güzel sanatlar konusunda. Bizim zamanımızda 9 Eylül’de sadece tekstil tasarımı bölümü vardı, resim bölümü sonradan açıldı. O sebeple ben Buca Eğitim Fakültesi’ni tercih ettim. Sanatın içinde yetiştik, çok iyi bir eğitim aldık. Çok iyi hocalarımız vardı; Cuma Ocaklı, Umur Türker, Fevzi Saydam, Bilal Erdoğan, İlhami Ercivan…  Daha sonra da yanlış hatırlamıyorsam, ben dördüncü sınıftayken, aynı isimler, 9 Eylül Üniversitesi’nde resim bölümünü kurdular. Okulumuzu o kadar çok seviyorduk ki, mezun olduktan sonra, okuldan ayrılamadığımız için dilekçe yazdık (gülüyor) biz mumlu batik öğrenmek istiyoruz diye… 5-6 kişilik bir atölye verdiler bize, YükselUstay denetiminde altı ay da batik eğitimine devam ettik.

Sevmediniz mi batiği?

Çok sevdim.

Neden devam etmediniz?

Aslında şöyle, atölyem olmadığı ve çocuklarım çok ufak olduğu için, evimde, öğrendiğim her şey üzerinden, karışık teknik çalışıyordum. Batik büyük alanlar isteyen bir teknik, ne yazık ki ona uygun mekânsal bir imkanım olmadı.

Sonra neden kadın sanatçılar az diye soruyorlar…

Doğru ancak, üretmek istedikten sonra zor olsa da kendinize o alanı açıyorsunuz. Çocuklar yattıktan sonra sabah beşe kadar resim yapıyordum. Fedakarlık yapabileceğiniz ne ise oradan çalıyorsunuz. Ben uykumdan fedakarlık yaptım. İnanın hiç de şikayet etmedim o zamanlar, üretim yapabildiğim için çok mutluydum çünkü. Ama tabii atölyemin olmayışı kısıtlayıcı bir şey.  Kardeşim de grafik bölümü mezunu, şu an bulunduğumuz bu atölye aslında onun reklam ajansıydı. Sevgili Ekrem Kahraman hep derdi ‘Filiz atölyede yaratmanın hazzı hiçbir şeye benzemez, senin atölyeye ihtiyacın var’ diye. O sözü de kulağıma küpe yapmışım demek ki, kardeşim de gel deyince hemen buranın bir odasına yerleştim. Sonra da benim atölyem oluverdi.O kadar doğru bir şey söylemiş ki, atölye demek bir sanatçının kozası demekmiş ben o zaman anladım. İnanın buraya gelirken daha yolda kalbimin ritmi değişiveriyor, çok heyecan duyuyorum. Bu arada mezun olduktan sonra bir süre, Türk Koleji’nde öğretmenlik yaptım. Seviyordum da işimi ama bir iki sene sonra dedim ki benim karar vermem lazım, öğretmen mi olacağım, ressam mı? Sonra bıraktım orayı da ressam olarak hayatıma devam etme kararım beni bugünlere taşıdı. Ben otuz senedir, hiç ara vermeden hep çalıştım. Resimde eli hiç soğutmamak lazım. Zaten çok severek yapıyorum. Bir meslek dışında, bu benim var oluş sebebim.

Biraz da çalıştığınız tekniklerden bahsedelim mi?

İlk zamanlar kuru pastel ve sulu boya ile başladım. Sonra kokusuz olduğu için, evde çocuklar var malum koku önemli, akriliğe geçtim. Sonra da akrilik ve yağlı boya karışık kullanmaya başladım. Ama hala bütün teknikleri bir arada kullandığım işler de yapıyorum.

Ve tüm bu üretkenlik içinde çok sayıda sergi açtınız…

Evet. Sergilerde konseptler belirleyerek ilerledim. Kadınlar oldu çoğunlukla, mitolojik kadınlar, güçlü kadınlar… Sonra 2006 yılında o kadınlar, kız çocuklarına dönüştü. “Masal” konsepti çıktı ortaya. Kimi merakla bakıyordu, kimi coşkuyla, kimi hüzünle… Sonra o çocuklar büyümeye başladı, yeni konsept “Düşlerinle Büyü” oldu. Bu planlı bir şey değildi, akışta öyle gelişti ve öyle oldu. Sonra da o genç kadınlar ‘Bilge Kadınlar’ serisine dönüştü. Ama sıradan kadınlar değildi onlar, eski kadim dönemlerdeki bilgilerle donanmış, doğada karşı cinsiyle eşit, güçlü, kendi içinde kavgasını bitirmiş, olmasını istediğim kadınlar oluverdiler.

Hemen bir parantez açmak istiyorum burada, o kadar güzel ifade ettiniz ki, “kendi içinde kavgasını bitirmek” … Siz bitirdiniz mi?

Ben bitirdim.

Nasıl bitiyor o kavga?

Hayat da öğretiyor. Karakterle de ilgili. Beklentilerle ve yaşadıklarınızdan aldığınız derslerle de ilgili. Ben genelde bardağın dolu tarafını gören bir insanım. Çok çalışırım. Karşılığında her ne alıyorsam, beni mutlu edecek bir şey de olabilir bu olmayabilir de. Mutlu ediyorsa ne ala ama etmiyorsa neden tam olarak emeğimin karşılığını alamadım diye düşünürüm bulduysam hatamı düzeltirim bulamadıysam o mutsuzluk hissinin beni daha çok üzmesine izin vermem. Hayat adil değil çünkü. Bazen de olmaz. Durup dururken olmaz. Bunu kabullenebilmek lazım. Bir de çok şanlıyım ki, mutluluğumu, hüznümü, kavgamı aktarabildiğim bir alanım var, böyle bir yeteneğim var benim. Bu çok büyük bir özgürlük ve rahatlama sağlıyor. Herkesin böyle bir alanı olmalı. Resim değil de müzik olur, edebiyat olur, fotoğraf olur ama sanatla bağları sıkı tutmak lazım.  Sanatın kesinlikle iyileştirici gücü var.

Dilerim hepimiz başarırız. Böldüm kusura bakmayın, geri dönelim sergilere.

Rica ederim. Ben genelde sergilerimde eserlere isim vermem. Resmin bende uyandırdığı duygu sanatseverinki ile aynı olamayabiliyor. Haliyle baştan bir yargıya varsınlar istemem. Bir keresinde, açılışa gelen herkesin eline küçük kalemler ve kağıtlar verdim. Bu resmin size ne hissettirdiğini yazın dedim. Aynı resim için uçlarda duygular çıktı. Haliyle herkes kendinde ne varsa onu görüyor. O yüzden ben bu isim işini genelde açık uçlu bırakırım.

Biraz da bu sergilerin Fransa ayağından bahsedelim isterim.

Tabii ki, memnuniyetle. Nurhilal Harsa 2004’ten beri SNBA Türkiye Delegasyonu başkanıydı ve 2008 yılında ben de davet edildim. Yaklaşık on, on iki kişi Paris’teki bu sergiye katıldık. Ben orada çok şey öğrendim. Hala da devam ediyoruz bu sergilere… Vizyonum çok gelişti. Türkiye’de de çok şey öğrendiğim sanatçı dostlarım oldu onları da anmadan edemem. Ahmet Yeşil, Hakan Esmer, Serdar Leblebici, Reyhan Abacıoğlu, Ümit Yiğit, Kemal Uludağ, Akın Yıldırım ve daha niceleri… Tekrar Paris’e dönecek olursak, orada çok sayıda sergi açtık. Çok önemli ödüller aldık.  Örneğin 2011’de gümüş madalya ve 2016’da altın madalya aldım. Delegasyon olarak da altın, gümüş ve bronz ödüller aldık.  Konsolosluğun desteğinin de önemini vurgulamak isterim. Desteklerini hiç esirgemediler. Ben bir ülkeyi sanattan daha iyi tanıtacak bir şey bilmiyorum, politika falan bir yere kadar. Size saygı duyacaklarsa sanatınızla saygı duyacaklar. Dünyadan bir çok delegasyonun katıldığı bu sergiler, Louvure Müzesi’nde ama müzeden ayrı bir alanda Carousel Galeri salonunda yapılıyor. Aralık ayında olduğu için de bir hayli soğuk oluyor. Yaşlı insanların ya da küçücük çocukların, kendilerine özen gösterip en şık halleriyle o soğukta oraya gelip, sizinle ve sizin eserlerinizle nasıl ilgilendiklerini gördüğünüzde işte diyorsunuz, sanata ve sanatçıya değer vermek böyle bir şey. Bu bilinci çocukluktan itibaren çocukları müzelere taşıyarak yerleştiriyorlar. Olması gereken bu.

Çok haklısınız, sanat deyince konu hep çocukların sanatla buluşturulmasına geliyor. Paris dışında birçok başka şehirde ve ülkede de uluslararası katılımlarınız oldu değil mi?

Tabii, Alarmart’ın bünyesinde, Tunus, Romanya, Bulgaristan, İspanya, Slovenya… bir çok farklı ülkede sergiler açtık. Önümüzdeki sene de Almanya’da bir sergimiz olacak. Şimdi geriye baktığımda yirmi bir kişisel sergi açmış, yüzden fazla da ortak sergiye katılmışım. Bu mutluluk verici bir şey tabii ki.

Peki şimdi bir esnaf sorusuna geçeyim, özellikle İzmir’de satış oluyor mu?

İstanbul’la kıyaslanmaz tabii ki, hele de üniversite yıllarımda bir ressam satış yaptı mı büyük olay olurdu. Şimdilerde değişmeye başladı diyebilirim. Bir de çocuklardan yana çok umudum var. Bugünün çocukları yarının ya sanatseverleri ya da sanatçıları olacak. İzmir’de çok iyi galeriler kapandı yeni yeni tekrardan açılmaya başlandı. Özellikle Arkas’ı çok takdir ediyorum.  Sanata yatırım yapmak mühim bir şey. Bir de satış yapıyor olmak da tek başına anlam ifade etmiyor. Ne yetenekli ne müthiş sanatçılar var, fark edilmeyi bekliyorlar. Ben şuna inanıyorum, üretim karşılığını mutlaka alıyor. Bugün olmaz yarın o insanlar illa keşfedilecekler.

Buna gerçekten, yürekten inanıyor musunuz?

Tabii ki inanıyorum. Bakın şöyle bir örnek vereyim, Naci Kalmukoğlu zamanında müzayedelerde resimleri çok pahalıya satılan bir ressam var, Kalmukoğlu’nun adı bile geçmiyor, geçse de üç kuruşa satılıyor. Ama şimdi baktığımızda Kalmukoğlu’nu biliyoruz, diğer isim ise sanat tarihinde yok, işte sadece bu örneği vermek için kullanıyoruz.

Tuval resmi biter mi?

Klasik modası geçmeyen, modern ise anlık olandır. Modern sanattan kalıcı olanların ne olacağını bilemezsiniz. Klasik her zaman varlığını koruyacaktır. Çünkü insanın diyeceği bitmez ki! Bunu nereye dediğinin de bir önemi yok ayrıca, kimi bunu tuvale der, kimi kile, kimi filme… ‘Sen tuvale çok anlattın daha buraya anlatma’ demek bana manasız geliyor. Rodin ya da Leonardo heykelin, resmin en güzelini yaptı sen yapma denir mi?  Her dönemde ve zamanda birikimlerimiz ve yaratımızla söyleyecek sözümüz olacaktır haliyle tuval resminin biteceğini hiç düşünmüyorum.

Taklit ve esinlenmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Esinlenmenin olmaması imkansız. Hepimiz, aynı insanlara, aynı evlere, aynı sokaklara, aynı dünyaya bakıyoruz. Hele de bu internet ve erişim kolaylığıyla, zihnimize her gün onlarca benzer veri giriyor. Haliyle esinlenme çok doğal ama taklit, birebir kopya işlerle ilgili tabii ki

iyi şeyler söylemek mümkün değil.

Kendi adınıza sevmediğiniz bir döneminiz var mı?

Yok, yani kötü de olsa beni ben yapan zamanlar olduğu için onları kıymetli bulurum.

Kötü olduğunu düşündüğünüz bir döneminiz var mı?

İlk başlarda şimdiki kadar iyi bir tekniğim olduğunu söyleyemem ama hata yapa yapa gelişiyorsunuz. Süreklilik ve bahanelerin ardına sığınmadan üretmek önemli. Kendinizi katarak özgün bir dil yakalayabilmeniz de keza öyle. O zamanlar üretmeseydim, çok çalışmasaydım, eleştiri almasaydım şu an burada olamazdım. Sergilere katılarak, üreterek gelişiyorsunuz. Ha, yapa yapa kötüye gidiyorsanız bu bir sorun tabii (gülüyor)  Hiçbir zaman “Ben oldum.” demeyeceksin. “Ben oldum.” demek çok tehlikeli.

Bir ressam olarak, hayran olduğunuz etkilendiğiniz, sanatın her alanından sanatçı isimleri istesem?

Ben Namık İsmail’in ışığından çok etkilenmişimdir. Van Gogh’un renklerine hayran olduğumu söyleyebilirim. Irvin Yalom’un kitaplarını çok severek okurum.  Camllie Claudel çok önemli bir sanatçıdır. Ona da çok hayranlık duymuşumdur. Leonardo’nun zaten dahi olduğunu düşünüyorum. Picasso’nun aç gözlülüğünü, iştahını çok sevdiğimi söylemeliyim. Yaptığı hiçbir şeyden tatmin olmuyor, onlarca yeni keşiften sonra hep daha fazlasını istiyor bu bir sanatçı için mükemmel bir özellik.

Piece of ART News üzerinden söylemek istediğiniz son bir şey, iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Öncelikle herkesin iyi olmasını diliyorum. İyi ve mutlu. Çünkü önce kendimiz iyi olacağız sonra da çevremizi iyileştireceğiz. Bizi iyileştiren bence en önemli şeylerden biri de sanat. Herkesin sanatın en az bir alanıyla ilgilenmesini diliyorum. Hobilerine zaman ayırabilmelerini kendilerini farklı alanlarda dışa vurabilmelerini diliyorum. En büyük umudum da çocuklar. Şu an karanlık bir dönemden geçiyor olabiliriz ama adı üstünde, dönemseldir. Hep gece hep gündüz olmaz. Bugünler de aydınlığa çıkacak. İnsanlığa inancım tam. Mutlaka iyiye doğru yürüyeceklerini düşünüyorum ve bunu diliyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

301 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle