Hoşgeldiniz  

Doğanın Sessiz Gözlemcisi: A.Celal Binzet

admin | 13 Kasım 2018 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Piece of Art News olarak Değerli Sanatçı ve Sanat Yazarı Abidin Celal Binzet’le görüştük. Hayatına, yaptıklarına ve sanata dair çok şey konuştuk. Çok mutlu olduk onu dinlerken, derin bilgisi ve deneyimleriyle tadına doyulmaz bir sohbet oldu bizim için. Aynı keyifle okumanız dileğiyle…

Günsu Saraçoğlu: Sevgili hocam söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım istiyoruz. Adıyaman’da doğdunuz, oradan Ankara’ya uzanan bir serüveniniz var. Bu iki şehir hayatınızda önemli yer tutuyor sanırım.

Abidin Celal Binzet: 1949 yılında Adıyaman’da doğdum. Adıyaman, aile köklerim ve kültürel bağlarla bağlı olduğum şehir. Çocukluğum, ilk gençliğim burada geçti. İlkokul, ortaokul ve liseyi burada okudum. Sanatla bağımın ilk kurulduğu, ilk kıvılcımların başladığı yer diyebilirim. O yıllarda sanatla ilgili ilk sorularım, sanat konusunda ilk konuşmalarım, tartışmalarım hep bu şehirde yaşayan insanlarla oldu. Söylemeye gerek yok, o dönemde yaşadıklarım bendeki sanat isteğini artırdı. Ortaokul sıralarından itibaren elime geçen kitapları okumanın önemi çok büyüktü. Bu istekleAnkara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü sınavlarına girdim, kazandım. Sanat eğitimimin başlamasından itibaren de Ankara yeni bir şehir olarak yaşamıma girdi. Sanatsal çalışmalarımı yaptığım, yazılarımı yazdığım, yaşadığım ve beslendiğim şehir olarak çok önemli elbette.

Dilşad Atasoy: Sizin okuduğunuz yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü sanat eğitimi açısından çok önemli bir okuldu. Türk sanatında önemli yere sahip birçok sanatçı bu okuldan mezun olmuştur. Oradaki sanat eğitiminden ve size katkılarından söz eder misiniz?

A.C.B.: Evet, çok haklısınız o yıllarda İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü, sanata yön veren iki okul olarak karşımıza çıkar.Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Ankara’daki Gazi Eğitim, İstanbul’daki Akademi’nin yanında ikinci bir merkez olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Sanatımızda buradan yetişmiş sanatçılar bu sözlerimizin kanıtı. Ben bu okulda çok önemli sanatçılardan ders alma şansı buldum. Adnan Turani, Turan Erol, Nevide Gökaydın, Burhan Alkar, Nevzat Akoral, Hamza İnanç ve Mürşide İçmeli gibi çok değerli hocalarım oldu. Bana ve tüm arkadaşlarıma yaptıkları katkılar tartışılmaz.

G.S.: Sanatın gelişimi açısından baktığımızda ilk örneklerden bu yana neler görüyoruz. Anadolu’nun bu anlamda yeri ve önemi konusunda neler söylersiniz?

A.C.B.: İnsanlık tarihinin her döneminde sanat olgusu vardır. Mağara dönemi resimleri buna kanıttır. İspanya ve Fransa’daki örnekler dışında dünyanın birçok yerinde bu izler görülebilir. Anadolu’da da başta Çatalhöyük olmak üzere, birçok yerde insan elinden çıkma ilk resim örneklerine, ilk heykelciklere, ilk sanat eserlerine rastlıyoruz. Bugün mağara resimlerini ya da farklı yerlerdeki taş, tablet, kil, tahta ve ilk kağıtların üzerindeki resimleri, ancak o döneme ait toplumsal yaşam ve dinsel inanış biçimlerini yorumlayarak anlamaya çalışıyoruz. O dönemde bunların yapılmasına neden olan değişik etkenler var elbette. Bunların çoğunlukla din ve büyü benzeri itkilerle yapıldığı biliniyor. Sadece sanat amacıyla ortaya konmadığı bir gerçek. Ama biliyoruz ki, insanın olduğu yerde her duygu vardır. Dinsel etkilerle yapılmış bile olsalar, bir estetik haz mutlaka vardır. O hazzı yansıtmak amaçlardan biri olabilir.

D.A.: Estetik nedir, güzel nedir? Bu kavramlar dilimizde biraz içi boşaltılarak kullanılıyor sanki. Hem sanatçı hem de sanat yazarı olarak size bunu sormadan olmaz.

A.C.B.: Güzel kavramı genel olarak sanatın sorunudur. Binlerce yıldan beri insanın belleğini meşgul etmiş ve hala da tam olarak tanımı yapılamamış ilginç bir kavram. “İnsanda haz duygusunu uyandırması, çıkarsız olması, karşılıksız bir beğeni duygusunu ortaya çıkması” gibi birtakım çerçeve tanımlar var bu konuda. ,İnsanda, adına haz dediğimiz, çıkara dayanmayan, doğrudan doğruya, kendiliğinden var olan ve hiçbir somut noktaya da ulaşmayan, böyle bir duygu var. Bunu güzel olarak tanımlıyoruz. Fakat güzel kelimesi günlük yaşamda çok kaymalara uğramış, herkes tarafından çok sık kullanılır duruma gelmiş. Gördüğümüz her şeyi güzel diye tanımlayabiliyoruz. Bu, bir insan, bir obje ya da sıradan herhangi bir şey olabiliyor. Tabii bunun estetikte hedeflenen güzelden farklı anlamlar içerdiğini söylemeli… Bu iki kavramı birbirinden tümüyle ayırmak gerekiyor. Sanattaki güzelin, karşılıksız beklentiler sonucu ortaya çıkan bir yüceltme, yüceltilmiş duygu eşliğinde haz veren, dinleyen ya da izleyen kişide haz duygusunu yücelten bir kavram olduğuna inanıyorum.Sanatın binlerce yıllık geçmişine baktığımızda tüm sanatçıların, sanata ilgi duyan herkesin bu duygunun peşine düşmüş olması rastlantı değil.

G.S.: Siz resimlerinizde doğa ve insan ilişkilerini yorumluyorsunuz. Biraz söz eder misiniz?

A.C.B.: Ben yakın çevremi inceleyip, onları yorumluyorum resimlerimde. Ama deniz olan bir kentte yaşamadığım halde denizden hiç vazgeçemiyorum. Düşünsel anlamda suyun, denizin insan yaşamında çok önemli bir yeri var. Su uygarlıktır. Geçmişin büyük uygarlıklarının hep deniz kenarında kurulmuş olması rastlantı değil. Ege’deki önemli uygarlıklar, on iki büyük İyon kenti deniz kenarındadır. Buradaki yaşam bir üretim biçimini size dayatır. Dahası, söz konusu kentlerde yetişmiş bilim, sanat ve insanlarının yazdıklarıyla günümüz düşünce sisteminin temelini oluşturduğunu biliyoruz. Hem gezip gördüklerimden hem okuduklarımdan etkilenme sonucu bende de öne çıkan doğa resmi bu yönde. Sanat düşüncemde, imgelerimde, denize ait görüntüler, renkler, biçimler geniş bir yer kaplıyor. Soyut pastoral bir deniz değil. Yaşamlar var olan, orada yaşayan insanların üzüntülerinin, özlemlerinin, sevinçlerinin sindiği kıyılar var resimlerimde.

D.A.: Doğa ve kırsal alan resimleri dünyanın her yerinde sanatçılar tarafından resmedilmiş değil mi?

A.C.B.: Doğa yüzlerce yıldan beri sanatçıları meşgul etmiş bir konu. Eski Mısır’da duvar resimlerinde, papirüslerde, tarlada tarım yapan insanları görürüz. Uzak Asya’daki birçok ülkedeki ve Çin’deki resimlerde tarımsal üretimin değişik evrelerini görürüz. Sözgelimi Fransa’ya baktığımızda Milet’in “Başak Toplayan Kadınlar” adlı kült resmi çıkar kaşımıza. Herkes tarafından tanınır ve bilinir. Burada ekin kalktıktan sonra yerde kalan başakları toplayan köylü kadınları görürüz. Van Gogh’un birçok resminde buğday ve ayçiçeği tarlaları yer alır. O da kendi bunalımlarıyla birlikte, yaşadığı kentin, yaşadığı kasabanın coğrafyasını, oradaki tarımı bize çok açık bir şekilde yansıtmıştır. Bunlar şu anda aklıma hemen gelen örnekler. Afrika, Avrupa, Amerika; yani insanın olduğu her yerde bu konular işlenmiştir değişik dönemlerde. Üslup farklıdır, teknik farklıdır.  Her sanatçı kendi algılamasına göre, kendi dünya görüşüne göre doğayı resmetmiştir. Doğa denince işin içerisine konunun her boyutu giriyor. Çünkü insanın yaşamsal öneme sahip her etkinliği var orada. Değişmeyen tek şey var; o da insana ilişkin her durum ve ilişkinin sanata yansımış olmasıdır. Değişen yalnızca anlatım dili ile teknikler.

G.S.: Türkiye’de durum nasıl, bu konu bizim resmimizde de çok işlenmiş sanırım?

A.C.B.: Evet,her yerde olduğu gibi bizde de durum aynı. Çünkü insanlar yaşadığı coğrafyayla birebir bağlantılıdır. Sanatçı yaşadığı yerlerdeki gerçeklerden yola çıkarak resim yapmaya başlıyor elbette. Cumhuriyet öncesi Paşalar Dönemi dediğimiz dönem, Osman Hamdi, Halil Paşa, Şeker Ahmet Paşa gibi sanatçıları kapsıyor. Onlardan sonra gelen ilk kuşak 1914 Kuşağı ya da Çallı kuşağı diye adlandırdığımız dönem. Bunlar Avrupa’ya gönderilen ilk kuşaktır. Ama Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Türkiye’ye dönmek zorunda kalmışlardır. Çallı kuşağı, Paşalar kuşağından sonra Türk resminin ilk kuşağı olarak kabul edilir. Bu dönemdeki sanatçılara baktığımız zaman, yaşadıkları yerdeki kırsal bölgeyi resmeden kompozisyonlar yaptıklarını görürüz. Bu dönem içerisinde çok bilinen bir örnek olduğu için Namık İsmail’e değinmeden geçemeyeceğim. Namık İsmail’in yaptığı tablolar tarımsal üretimle ilgili en bilinen resimlerdir. Bu resimlerin, harman resimleri, dövenle çift süren, ekinleri ezen köylü gibi çeşitli versiyonları vardır.  Bir tanesinde testiden su içen bir köylü ön plandadır. O resmin yapıldığı 1920’li yılların hemen başlarıdır ve o döneme ait Anadolu’daki yaşam biçimini, tarımsal üretim biçimini bize yansıtır. Türk köylüsünün çalışma koşullarını bize göstermesi açısından belgesel özelliği olan,  estetik anlamda güzel birer çalışma örneği olarak karşımıza çıkar. Yine aynı sanatçınınbugün Ziraat Bankası Genel Müdürlüğünde bulunanbüyük boyutlu “Köylüler ve Atatürk” kompozisyonu hem dönemin tarımsal üretim biçimini, hem de ideolojisini birleştiren bir resim olması açısından önemlidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında kurucu Atatürk’ün önderliğinde, işaret ettiği hedeflerin bir somut göstergesi olarak görülebilir bu resim. Teknolojiyi işaret etmesi, tarımı daha iyi yapabilmenin koşulu olan makineleşmeye dikkat çekmesi ve aynı zamanda da bize Anadolu’nun bozkır halini göstermesi açısından önemlidir. Başka sanatçılarımızda da görüyoruz benzer çalışmaları, fakat Namık İsmail bu işin başlangıcında olduğu için özel bir yer vermek istedim. Köy yaşantısını, tarımsal üretimin değişik aşamalarını, üretimin farklı alanlarını; balık avcılığını, denizdeki yaşamı konu eden birçok sanatçı olmuştur. Örneğin; Neşet Günal da köy yaşamını ve köylü figürlerini resimlerine esas konu olarak seçmiş bir sanatçıdır, İbrahim Balaban, köy ve köylünün üretimdeki yerini bize yansıtır. Bir sanat akımı toplumla sanatın bileşimidir. Politik, ekonomik, toplumsal, her türlü yaşam biçiminden süzülen, onların tümünü kapsayan bileşim olarak karşımıza çıkar. Sanat yapıtı bunun somut bir dışavurumudur. Şunu da unutmamalı ki, ülkemiz sanatında söz ederken dönemlerin politik yapılanmasıyla sanat anlayışları arasında sıkı bir bağ vardır. Örneğin köy yaşamını konu eden resimlerin ağırlıklı yer aldığı zaman aralığı, Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk düşer. Günümüzdeki postmodernist anlayışın soyut sanatla ilişkilendirilmesini bu yolla açıklamak daha bir kolaylaşır. Kısacası sanatın her dönemde varlığı kaçınılmaz.

D.A.: Sanat ve politika arasında hep yakın bir ilişki var bizim ülkemizde. Sanat politikanın baskısı altında çoğu zaman, siz de yazılarınızda bu konuya değiniyorsunuz. Neden böyle?

A.C.B.: Sanat özgürlükçüdür, bireycidir. Ama öte yanıyla toplumsaldır da… Özgür olmazsa sanatçı üretemez. Birbirinden farklı düşünceler ve çözüm yolları daima vardır ve olmalıdır. Sanatın zenginliği de buradan kaynaklanır. Ama bizim gibi ülkelerde, iktidarın isteği doğrultusunda çizgisi olmayan sanatçılar baskı altında kalıyor. Çeşitli dayatmalarla karşılaşıyorlar. Örneğin kendi anlayışlarına ters olduğu için bir sergi kapattırılıyor, bir tiyatro oyununa yasak getiriliyor, ya da bir kitap toplatılabiliyor. Bir sergide yer alan nü çalışmalar yasaklanabiliyor. Hatta son dönemlerde Güzel sanatlar Fakültelerinde çıplak modelle çalışmanın da yasaklandığını biliyoruz. Fakat bir ressam çıplak modelle çalışmadan anatomiyi, figür çizmeyi öğrenemez. O zaman güzel sanatlar fakültelerinden mezun öğrenciler bu yönde eksik kalacak demektir. Sorunu yalnızca model olayına indirgemek yanlış. Düşünün ki bir dönemde açık havada resim çalıştığı için casusluk yaptığı savıyla gözaltına alınan sanatçılar var. Ülkemizde durum bu maalesef, ama asla vazgeçmeden, doğru olanı savunmamız gerekiyor. Tarihe dönüp baktığımızda, çoğu zaman bir döneme ait politikacıların adı bile anımsanmıyor ancak sanatçılar öyle mi? Onlar, daima dönemlere ad veren, anlam katan ve adları anımsanan kişiler olmuşlardır.

G.S.: Çağdaş sanat, modern sanat konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Onları da dinlemek isteriz.

A.C.B.: Bir sanat akımını toplumsal ve kültürel koşullar oluşturur. Batıya baktığımızda bir sanat akımının ortaya çıkmasını hazırlayan arka planı görüyoruz. Orada çağdaş sanatın doğmasını hazırlayan bazı etkenler vardı. Böylesi bir süreç sonunda sanat gelişip ilerliyor. Fakat bizde durum öyle değil. Daha çok batıdaki değişik anlayışların izleriyle hareket edilmekte. Oysa batı sanatında, her akımın gerisinde yatan birer düşünsel sürecin yer aldığı biliniyor. Bizdeki bir bölüm sanatçının, o süreci atlayarak işin yalnızca son bölümünde olaya girmeye çalıştığını gösteren sayısız örnek var. Doğaldır ki, bu son derece yanlış. Birçok büyük sanatçının araştırma ve çalışma yöntemlerine bakılacak olursa ne demek istendiği daha iyi anlaşılır.

D.A.: Ülkemiz sanatında çok önemli bir yere sahip D Grubu konusunda bir çalışma yaptınız yakın zamanda. D grubu neden önemli?

A.C.B.: D grubu öncü, yenilikçi ve atılımcı bir grup olması açısından çok önemlidir. Yeni kurulmuş Cumhuriyet yeni bir toplum, kültürel ve ekonomik yapılanma oluşturmaya çalışılıyor. Bu yapı içinde sanata geniş bir yer ayrılmış. Devlet politikası olarak sanat destekleniyor. D grubu bu resmi anlayışın dışında, ilk defa daha özgür, daha çağdaşve her sanatçının kendi sanat anlayışıyla rahatça resimler yapabileceği bir akım oluşturmuştur. Hakkında en çok yazı yazılan, tartışılan grup olma özelliği esas olarak bundan kaynaklanır. Bu gruba dahil olan sanatçılar devlet burslarıyla yurtdışına özellikle de Fransa’ya gidip oradaki etkilenmeleriyle Türkiye’ye dönmüşlerdir. İşte onların bu birikimleriyle doğmuştur grup. Türk sanatının en çok ses getiren sanat birlikteliklerinden biri olma özelliğini bugün bile korumaktadır. Türkiye’de kurulan dördüncü sanatçı birliği olmasından dolayı Nurullah Berk’in önerisiyle adını Türkçenin dördüncü harfinden almıştır. Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino, Zühtü Müridoğlu, Faik Zeki İzer gibi önemli sanatçılar öncülüğünde kurulan grup giderek genişlemiş ve çok özgür ve özgün işlere imza atmışlardır.

G.S.: Sanatçılığınızın yanında dergi ve gazete yazılarınız, sanat eğitimcisi yanınız, öğretici kimliğiniz çok önemli. Bu yönünüzle sanatın kuramsal yanıyla ilgilenen az sayıda sanatçıdan birisiniz. Uğur Mumcu Vakfında yıllardır devam eden Sanat Felsefesi dersleriniz var. Her sene giderek ilginin arttığını söyleyebiliriz. Bunlardan da bahseder misiniz?

A.C.B.: Evet, geçmişten bu güne hep yazdım, yazmaya da devam edeceğim. Cumhuriyet Gazetesi, Rh+ Sanat Dergisi, Telgrafhane, Piece of Art News gibi sanatla ilgili alanlarda yazıyorum halen. Geçmişte yazdığım çok daha farklı dergi ve gazeteler vardı ama bugün birçoğu kapanmak durumunda kaldı. Uğur Mumcu Vakfı’nda yıllardır devam eden Sanat Felsefesi seminerlerine bu yıl da devam ediyoruz. Hala sanat felsefesine ilgi duyan, merak eden ve vakit ayıran insanların olduğunu bilmek güzel. Sanata dair çok şey konuşuyoruz bu derslerde. Neler yok ki; sanat akımları, bu akımların düşünsel temelleri, sanatçının yaratma eylemini etkileyen süreçler, sanat toplum ilişkileri, yerellik evrensellik tartışmaları, sanatın bireyler üzerinde etkileri, yapıtta biçim içerik ilişkisi vb.

D.A.: Ankara’da olup, Sanat Felsefesi derslerinize katılma şansına sahip olanlara ne mutlu… Son olarak yeni çıkan kitabınızdan sözetmek istiyoruz hocam, ilgilenen, merak edenler için kitabın ismi “Çirkinliğe ve Karanlığa İnat”

A.C.B.: “Çirkinliğe ve Karanlığa İnat”, Telgrafhane yayınlarından çıktı. Gözleme, araştırmaya dayalı bir kitap oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e resim sanatının izlediği süreci ressamlar ve resimler üzerinden anlatmaya çalıştım. Osman Hamdi’den Fikret Mualla’ya, Abidin Dino’dan, Bedri Rahmi’ye çok sayıda ressamın gizlenmiş ve unutulmuş yanları ve onlarla ilgili anılar yer alıyor. Biraz okuyucuyla söyleşir gibi yazmak istedim diyebilirim. Merak edenler, kitapta 10’lar grubundan D grubuna değin çeşitli akımların hem sanatsalhem de politik olarak nasıl bir tutum içinde olduklarını da görecekler. Umalım ki, okuma ve araştırmanın sığlaştığı bir ortamda sanat adına bir kıvılcım işlevi üstlenir kitap.

Abidin Celal Binzet’e bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. Bol bol üreteceği sanat dolu günleri olsun, ilgiyle resimlerini izlemeye, yazılarını okumaya devam edeceğiz.

Yenigün Gazetesi 13 Kasım 2018 tarihli yayınında yer almıştır.

http://www.yenigungazetesi.net/gazete-arsiv/13-kasim-2018-sali/767/sayfa/8/

155 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle