İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dilşad Atasoy’un kaleminden: Devlet, Kent ve Sanat

Ankara’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca sanat hiç eksik olmadı hayatımızdan. Her hafta kaçırılmaması gereken konserler, oyunlar ve sergiler için yarışırdık adeta. Her gittiğimde hayranlık duyduğum Opera Binası ve içindeki resimler özel olarak ilgi alanımdaydı. Her yönüyle ilgimi çeken binanın en çok da bir Sergi Evi olarak tasarlanmış olup. sonradan opera ve tiyatro binasına dönüştürülme sürecini merak ediyordum.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte tüm Türkiye’de hızlı bir modernleşme sürecinin başlatıldığını biliyoruz. Özellikle Ankara, küçük bir Anadolu kasabası olarak bu değişimin uygulama alanı olmuştu adeta. Amaç, çağdaş ve modern bir kent ve o kente yakışan eğitimli, uygar ve sanata duyarlı bireyler yaratmaktı elbette. Başkent olarak seçilen Ankara’nın, her yönüyle Cumhuriyetin simge kenti olması hedeflenmişti. Toplumsal gelişmenin önünü açan en önemli şeylerden biri de sanattı ve sanatla kentlere, toplumlara, yapılara ve hizmetlere değer katmak mümkündü. Sanatın geliştirici, birleştirici, kaynaştırıcı özelliği, kent bilinci yaratmak ve aidiyet hissi oluşturmak açısından önemliydi. Bu nedenle, kentin insanlarından caddelerine ve yapılarına kadar değişim kaçınılmazdı ki öyle de oldu. Kenti geliştirmek için eğitim ve sanat projelerinin yanında, binalar, bulvarlar, parklar, bahçeler yeniden tasarlandı.

O yıllarda önemli kamu binalarının tasarlanması işinin genellikle yabancı mimarlara verildiğini görüyoruz. Sergi Evi’nin tasarımı için yabancı bir mimarın seçilmesi yerine, bir yarışma açılması ve yarışmayı finale kalan iki mimardan biri olan genç bir Türk mimarın kazanması heyecan yaratmış olmalı. Balmumcu, “Kapıdan içeri giren her ziyaretçi, çıkarken serginin her tarafını görerek çıksın diye tasarladım” dediği bina için “İnsan sergi gezerken 90 derecelik açıyla dönüş yapmaz, onun için salonu dairesel yaptım” diye de açıklama yapıyordu.

1934 yılında bitirilen Sergi Evi’nin açılışı Kasım ayında, İsmet İnönü tarafından yapılıyor, ilk açılan sergi de Yerli Mallar Sergisi oluyor. Yeni Cumhuriyetin ilk 10 yılı adlı resim sergisi ve Cumhuriyet tarihimizin ilk büyük fotoğraf sergisi de burada açılıyor. 1939’dan itibaren her yıl açılan Devlet Resim ve Heykel Sergileri geleneğinin temeli bu salonda atılıyor. Ankara’da açılacak sergilerin resmi nitelikli sayılacağı ve bu sergilerde sanatçılara ödül verilip, ilerde müze oluşturmak üzere eser satın alınacağı bilgisi, sanatçıları Ankara’ya ve Sergi Evinde sergi açmaya yönlendiriyor. Burada her yıl düzenli olarak açılan sergilerde, jüri tarafından seçilen üç ressam devlet tarafından ödüllendiriliyor yıllarca.

Sergi Evi 1946’ya kadar ulusal ve uluslararası birçok sergiye ev sahipliği yaptıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı binayı Tiyatro ve opera sahnesine dönüştürme kararı aldığını duyuruyor. Bu karar dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından açıklanıyor halka. Gerekçe olarak da, tiyatro ve operanın modernleşen Türkiye için ihtiyaç olduğu söyleniyor. Operanın ihtiyaç olduğunu herkes kabul ediyor elbette fakat Sergi Evi binasının Opera binasına dönüştürülmesine itirazlar yükseliyor. Özellikle mimarlar odası, belirli bir amaç için yapılan bir binanın başka bir amaç için dönüştürülmesi fikrine en fazla karşı çıkan kurum olmuş. Mimar Şevki Balmumcu’nun da bu dönüşüme çok üzüldüğünü okuyoruz o dönemi anlatan kaynaklardan. Hatta Balmumcu’nun o tarihten sonra Ankara’ya hiç uğramadığı da yazıyor kaynaklarda.

Fakat tüm bu karşı çıkışlara rağmen yapının dönüşüm projesinin tasarımı Alman bir mimara. Paul Bonatz’a veriliyor. Bonatz Almanya’da oldukça tanınmış, önemli projelere imza atmış bir mimar. Türkiye’ye ilk olarak 1942 yılında Anıtkabir Proje Yarışmasında Jüri üyesi olmak üzere gelmiş. 43-54 yılları arası yerleşik olarak yaşadığı Türkiye’de, Ankara Opera Binası dışında, Saraçoğlu Memur Evleri Mahallesi, Kız ve Erkek Teknik Öğretmen Okulları gibi önemli projeleri de tasarlamış.

1948 de Bonatz’ın yeniden tasarımı ile Sergi Evi’nin dönüşümü başlıyor. Fakat dönüşüm sadece işlevsel bir dönüşüm olmakla kalmıyor. Binanın hem dışında hem de içinde biçimsel değişiklikler yapılıyor. Mimarın izni olmadan Sergi Evinin sembolik kulesi yıkılıyor, teras çatı klasik çatıya çevriliyor. İç mekanda kolonlar, tavan ve duvarlarda sıvayla yapılan motifler kırmızı ve altın rengi boyayla belirginleştiriliyor. Ayrıca dönemin önemli ressamlarından Cemal Tollu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’na duvar resimleri sipariş ediliyor. İşte bu binaya her girdiğimde beni heyecanlandıran, hayranlıkla izlediğim eserler de bunlar…

Opera binasına girdiğinizde, karşıda merdivenlerin arasındaki duvarda yer alan büyük bir resimle karşılaşırsınız, bu resim Cemal Tollu’ya aittir. Sanatçının kuru fresk tekniğiyle yaptığı, ‘Müzik, Dans ve Tiyatro Alegorisi’ isimli resminde Apollon ortada durmakta sağ ve sol yanında hareket halinde müzik, dans ve tiyatroyu simgeleyen figürler bulunmaktadır.

Cemal Tollu – Opera Fuayesindeki eserin eskiz çalışması

Cemal Tollu’nun çalışmaları sırasında çekilen bir fotoğraf – 1947
Sanatçının freks çalışmasından detay bir çizim

Ankara Opera Binası’nın iç görünüşü

Bedri Rahmi Eyüboğlu için ise binada, giriş bölümünün kapıları üstündeki üçlü pano ayrılmış. Aslında Bonatz bu duvar resmine karşı çıkmış, buraya gerçek mozaik çalışma yapılmasını istemiş, Bedri Rahmi de mozaik dokusunu andıran fırça darbeleriyle yapmış resmi. İstanbul’dan yanında getirdiği öğrencileriyle birlikte çalışmış. Bedri Rahmi bu süreci anlatan yazısında “Kıştı, yapının kapı ve pencereleri takılmamıştı” diye yazıyor. Hem soğukta, hem kaba sıva üzerine hem de iskelede çalışmanın zorluklarından bahsediyor. “Her fırça vuruşta inip tekrar tırmanılması gereken bir iskele üzerinde çalışıyorduk. Toprak boyaları yumurta akı ve kesilmiş sütle karıştırıp kendimiz hazırlıyorduk. Ne zaman Ankara’ya yolum düşse Operanın ana kapısından içeri bakmasam içim rahat etmez. Bizim yumurta akı ve süt kesiği ile yapılan boyalarda acaba bir kıpırdanma var mı? Çok şükür bugüne kadar her şey yerli yerinde duruyor.” diye anlatıyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu için ise binada, giriş bölümünün kapıları üstündeki üçlü pano ayrılmış.

İşte o Opera binası Ankara’lıların bilet almak için yarıştığı, gösterilerin kapalı gişe oynadığı günlere tanık oldu. Ankara’da sanatla ilgilenen, sergi konser, sinema, tiyatro ve operayı düzenli takip eden bir kitle oluştu.  Kent, öyle hızla gelişti ki, zamanla bu bina da Ankara’nın tiyatro ve opera izleyicisine yetmez hale geldi. 1995 yılında yeni bir bina yapmak için yarışma düzenlendi, fakat ne yazık ki kazanan yarışmacının projesi hayata geçirilemedi.

Yoktan var edilmiş bir kent olarak Ankara bize göstermiştir ki, sanatı sevmek ve izlemek sadece seçkinlere ait olmayabilir, halk da sanatla ilgilenip sanatla beslenebilir. Kendi çocukluğum ve gençliğim süresince, bir memur kenti olan Ankara’da halkın sanat etkinliklerini ilgiyle takip ettiği günleri çok yakından biliyorum. Satışa çıkan biletlerin hızla tükendiği, bir gösteriye bilet bulamadığımız için üzüldüğümüz zamanları yaşadık biz Ankara’da. Yeni kurulan Cumhuriyetin modern bir kenti olarak kurgulanmıştı Ankara. Şimdi çok şey değişse de Başkentte, bu plan o yıllarda hayata geçirilmiştir. Kentlerin ve toplumların gelişiminde sanatın rolünü hatırladığımız, estetiğin, mimarinin, sanatın, bilimin değerini bilen kentlerin arttığını gördüğümüz günleri umutla bekliyorum.

Şimdi neden Ankara o günlerden daha geri durumda, neden sanatla olan bağlar giderek zayıfladı derseniz o ayrı bir yazının konusu olabilir belki. Beni bugün bu yazıyı yazmaya iten duygu, sanat eserleriyle donanmış, kentin simgesi haline gelen bu bina üzerinden bugünü sorgulamak isteğiydi belki de…

 

Fotoğraflar: Cemal Tollu – Adnan Çoker Galeri B Yayınları 1996

(Sevgili dostlarım Abidin Celal Binzet ve Selçuk Kaltalıoğlu’na arşivlerini açtıkları için teşekkürlerimle…)

Dilşad Atasoy, Şubat 2021/İstanbul

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir