Hoşgeldiniz  

Demire Ruh Katan Adam: Ozan Ünal

Ceren Atasoy | 19 Haziran 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Ozan Ünal, son zamanlarda adından çokça söz ettiren ancak, evvelinde adından söz etmeyenlerin utanması gereken bir isim. Keza biz şu an onu tanıyorsak bunu; yıllarca, şevkle, usanmadan, kırılmadan heykel yapmasına, bu ülkede sanatçı olmanın tüm zorluklarını göğüsleyebilmesine borçluyuz. Keyifli sohbeti, içtenliği ve ortaya koyduğu eserleriyle içinizi açacak bu isimle Karşıyaka’daki atölyesinde dünü, bugünü ve sanatı konuştuk.

Ceren Atasoy: Bir sanatçı için genç denebilecek bir yaşta, 44 yaşında, eserleri çok etkileyici bir heykeltıraşsın. Kariyerinin gelişimini merak edenler ki etmeliler bence, internetten ya da başka kaynaklardan araştırabilirler. Haliyle amacım bilindik soruları sormak değil, derin fikirlerinle okuyucuyu buluşturmak istiyorum. Ama adettendir, kısaca heykele başlama hikayeni anlatır mısın?

Ozan Ünal: 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda Aksesuar Tasarımı mezunuyum aslında. Lisans eğitimi için resim, heykel hiç aklımdan geçmiyordu. Ailemde bir sanatçı olmadığından da sebep, meslek edinmek için hep tasarım üzerine bölümlere odaklanmıştım. Ama bu okulun, bu bölümün büyüsüne okurken kapıldım.

C.A.: Ondan öncesinde sanatla ilgili bir şey yok muydu?

O.Ü.: Hayır yoktu. Ben lise ikideyken şak diye resim çizebildiğimi, buna yeteneğim olduğunu anladım. Sonrasında da sürekli bir şeyler karaladım zaten. Güzel Sanatlar Fakültesine girişim de bir arkadaşımın kolumdan tutup sınava sokmasıyla ve benim kazanmamla başladı. Endüstriyel tasarımcı olmak istiyordum ama bizim okulda o yoktu, en yakın moda aksesuar tasarımı diye onu seçtim. Okulun ilk bir kaç senesi dışarıda para kazanmaya çalıştığım işlerle geçti. Sonra işi öğrendikçe sanatla ilgili şeyler yapmaya başladım. Okuldan bir hocamın vesilesiyle, aslında getir götür işleri için, bir heykel atölyesinde çalışmaya başladım. İçine girdikçe çok sevdim. Ama şöyle bir sıkıntı vardı, ben tasarım okumaktan çok mutsuzdum ama çalıştığım heykel atölyesi de, belediye heykelleri yapıyordu, içeride bir damla sanat yoktu. Birilerinin sipariş verdiği ve bir ofise kapanıp çalışacak bir tasarımcı olmak istemediğimi fark ettim. Aslında bir öğrenci için çok başarılı bir okul hayatım oldu. Ödüller aldım, yurtdışına davet edildim, Türkiye’yi temsil ettim falan filan…Temelde bir derdim var ve bunu anlatmam lazım dedim.

C.A.: Derdini modayla da anlatabilirdin. Malzeme mi, yöntem mi yetmedi?

O.Ü: Hayır aslında, kuramsal eksikliklerim yüzünden yaptığım şeyin veya yapmaya çalıştığım şeyin farkında değildim. Son sınıfta tam olarak ne hissettiğimi keşfettim ki lisans tezimin adını da özellikle ‘sınırlandırılmış hayal gücü’ koydum. Tasarım, yaratıcılık ve yetenek ister ama tam olarak kendini ifade etme aracı mıdır ona emin değilim. Çünkü tasarımda seni kısıtlayan şeyler vardır; hedef kitle, ergonomi, üretilebilirlik, satış vs… vs… Haliyle tasarımcı bakış açısında bir sınırlandırma kendiliğinde olmak zorundadır. Ben o sınırları sevmedim. Onları kaldırınca sanat yapmaya başlıyorsunuz, onu fark ettim. Okulu, askerliği bitirdim ve Karşıyaka’da atölyemi açtım. Tabii o zamanlar heykel de yapıyordum resim de… Öncelikli kaygımız, paramızı kazanalım ayakta kalalımdı ve bu kısım ne yazık ki çok uzun sürdü ( gülüyor). Ben daha hızlı sanatımı yapmaya başlarım diyordum ama bir on yıl kadar ayakta kalma mücadelesiyle geçti. İlk sergim, “İnsan kara bir leke değildir” ‘i 2013 yılında, İzmir’de Hava Gazı Fabrikası’nda tamamen kendi imkanlarımla gerçekleştirdim. Genelde bronz ve demirle çalışıyorum. Artık resim yapmıyorum diyebilirim. Ama Eskiz evet, çok severim, çok… en samimi bulduğum üretimdir ama resim yapmıyorum.

C.A.: İstanbul sergisi yakın zamanda bitti. Çok olumlu geri dönüşler de aldığını biliyorum, sergiyi konuşacağız ama demirle çalışmak zor, haliyle ben bu kadar zor bir malzemeyle buluşma anını merak ediyorum. Daha doğrusu bir heykeltıraş için bu nasıl gelişen bir süreç?

O.Ü: Her heykeltıraşta benimki gibi bir kaygı var  mıdır bilmiyorum ama benim için çok güzel bir soru oldu. Şöyle söyleyeyim; plastik sanatları düşündüğünde, bu eğitimi alan her birey genel olarak hepsini yapar. Yani resim de yapar, heykel de yapar, seramik de yapar. Heykel yapan insanların orjini de çamurdur. Hepimiz önce modelaj yaparak başlar sonra ahşaba, mermere kayarız. Ben bu modelajdan çok memnundum ama sonundan memnun değildim. Kalıp alma, dökme aşamalarından hiç keyif almıyordum, iş elimde bitsin istiyordum.  Tesadüfen  demir bir şey yapayım dedim. Hamile bir kadın çalıştım ve heykelin bitimiyle benim kaynak makinesinin torçunu bırakmam eş zamanlı oldu. Teknik olarak muhteşemdi.  Bir de işin öyle bir aktığını hissettim ki  inan bunun için dünyaya geldiğimi düşündüm. Resim de yaparım, çamur da, grafik de ama benim kendimi bulduğum malzeme demirmiş o an, onu anladım.

C.A.: Taş çalıştın mı? O da başladığın gibi bitirebileceğin bir malzeme?

O.Ü: Evet ama onda yontuyorsun. Yontmak başka bir kafa yapısıdır ona çok kafam basmaz. Onlar tümden gelim düşüncesiyle yapılan işler. Modelaj orjinim benim yani bana mermer versen büyük ihtimalle onunla nasıl modelaj yapabilirim diye düşünürüm. Mesela demiri, daha soyut işler için kullanırlar genelde, ben figürle derdini anlatabilen bir adamım ve bir heykel yapacağım zaman aklıma figür gelir benim, soyut bir form gelmez. Tabii ki demirle figür çalışmak çok zor. Ustalık istiyor, teknik istiyor. Teknik de evet çok önemli bir şeydir bir heykeltraş için. Ama ben hep derim ki; sanat senin nasıl yaptığınla ilgilenmez, sanat ne yaptığınla ilgilenir. Nasıl yaptığınla ilgilenen zanaattır. İyi bir kaynak yapabilmek, bir dildir. Ya da mermer yontmayı öğrendiğinde, Almanca, İngilizce gibi kendini ifade edebileceğin yeni bir dil öğrenmiş olursun. Ama sonuç olarak ne söylediğindir sanat. Ben muhteşem bir kaynakçı değilim sonuçta sanayii sitesinde benden iyi bir sürü kaynakçı var. Ama demirle derdini iyi anlatabilen bir adam olduğumu düşünüyorum.

C.A.: Heykelde denge için özel bir eğitim aldın mı peki? Ya da alınır mı? Bir çok garip biçimlerde ve dengede duran işler yapıyorsun, nasıl oluyor?

O.Ü: (gülümsüyor) yetenek midir nedir bilmiyorum ama şimdiye kadar hiç sorun yaşamadım bu konuda. Bir mühendisten falan yardım almadım, hesap kitap yapmadım. Yaparken bir şekilde hissediyorsun, gözün onu dengeliyor. İnan bilmiyorum ama iş kendiliğinden neye ihtiyacı olduğunu söylüyor.

C.A.: İstanbul sergisinden bahsedelim biraz ama yine herkesin çeşitli kaynaklardan ulaşabileceği bilgiler dışında şeyler konuşalım istiyorum.

O.Ü: Serginin tanıtım yazısında anlatılanlardan daha derinlikli bir şey anlatmaya çalışayım o halde. Bir şekilde şu an yaşadığımız sistemin hepimize çok acayip geldiği inancındayım. Bu yüzden de genelde bu güne kadarki sergilerim hep bu dertle açılmış sergilerdi. Ben önce konsepti tasarlarım sonra isim bulurum sonra heykel yapmaya başlarım sonra sergi gelir. Bu sergide de, yeni sergiye başlama kafasındayken bir balkan gezimiz oldu, biraz dolaşmak ,bir bakmak istedim. Karadağ’a gittim. Kosova’ya gittim. Onların iç savaş dönemi hikayelerini dinledim ve çok etkilendim, çok üzdü beni. Daha önceden bu kadar derinine inmediğim bir konuydu. Ben ordayken öyle de bir tesadüf oldu ki, Shell benzin istasyonları Kosova’ya giriyordu. Bir gecede ülkedeki bütün istasyonlar Shell oldu. Ve ben o gün, eski asistanım Leo’ya dedim ki, O da Kosova’da yaşıyor, “siz artık savaştan korkmayın, Amerika tahsilata gelmiş.”  Garip bir aydınlanma oldu zihnimde, Balkanlar ve Ortadoğu’da oynanmaya çalışılan oyunu hiç görmediğim kadar net görüverdim.  Dönerken de, Türkiye’de de hep bu düşünceyle boğuştum. Döndükten kısa bir süre sonra Human adında bir belgesel izledim. O da çok etkiledi. Bir süre sonra da Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okumaya başladım, uzun zamandır ertelediğim bir eserdi. Sonra zaten her şey çok netleşti. Bir önceki sergimin adı “Yerini yadırgayanlar”, ondan önce “İnsan kara bir leke değildir.” Aslında ben tutunamayanlar demek istiyormuşum da bir türlü diyememişim Oğuz Atay bunu mükemmel bir dille anlatmış, onu fark ettim. Eskizlere başladım. Demirin yanına, betonu ve çeliği ekledim. Bu coğrafyalarda yeniden kurulan şehirlere atıftı aslında bu. Serginin ismini koyma noktasında da herkesin bilmediği bir şey anlatayım. Atölyem gördüğün gibi burası ama üst katta da galeri gibi, işlerin de durduğu bir bölüm var. Ben burada işi biten heykelleri oraya kaldırırım hemen, çok fazla gözümün önünde durmasını istemem. Bu sergiye hazırlanırken de bir heykeli bitirdim çıkardım yukarıya, sonra indim hemen yeni bir heykele başlamak için elime kaynak makinasını aldım. Ve bir an o kadar vefasız hissettim ki kendimi, “ulan” dedim, “sen bir hafta o heykelle yattın kalktın aklın fikrin hep oydu, sonra işin bitince çıkardın üst kata.” Haliyle hepimiz bir galeriye girdiğimiz zaman aslında sanatçının eserlerine değil de eski sevgililerine bakıyoruz, onu fark ettim. O zaman bu serginin adı da “eski sevgililer mezarlığı” olsun dedim. Ama sonra kadın cinayetleri, şiddet bu kadar ön plandayken bu kadar keskin bir isimle sergiye girmekten vazgeçtim. Ama gönlümdeki isim aslında buydu. Sonra düşündüm benim heykellerimin hep bir hikayesi vardır hatta bu tarafımı çok seven de çoktur hiç sevmeyen de. Ama ben buyum yani, böyle anlatmayı becerebiliyorum. Neyse, bu kadar hikâyeli işlerden sebep bir varmış bir yokmuş göndermesi yapabileceğim bir var-lık bir yok-luk  koydum adını hatta kendi kendime dedim ki heykellerimi çok hikayeli buluyorlarsa heykeltraş demesinler bana hikaye yazarı desinler. Umurumda mı hayır değil, ben sonuçta kendim için yapıyorum.

C.A.: Peki İstanbul ve İzmir’i sanatsal anlamda değerlendirmeni ya da kıyaslamanı istesem? Çünkü bu eserler İzmir Resim Heykel Müzesi’nde de sergilendi.

O.Ü: İstanbul ve İzmir arasında sadece nicelik farkı olduğunu söylemeliyim. Yoksa tepkiler ve beğeniler anlamında ikisi de aynıydı. İstanbul’da birincisi daha çok insan var ikincisi de oradaki insanlara kadar zor bir hayat yaşıyorlar ki onlara bir taraftan pompalanan sosyalleşin uyarısının gereğini yapıyorlar. Mecburen, çünkü İstanbul yoruyor çok. İzmir insanında da genel olarak bir rahatlık vardır. Mesela kordona nefis bir mekan açarsınız, İzmirli ekmek arası bir şeyler alıp çimlerde yemeği tercih edebilir. Sanat konusunda da alıcı değil daha çok iyi bir izleyici olduklarını gözledim. 

C.A.: Bir sanatçı olarak İstanbul’un tatmini nasıldı?

O.Ü: Sergim, Ortaköy gibi bir yerde yapıldı, 35 yıllık bir galeri vardı arkamda, sosyal medya çok etkiliydi vesaire vesaire… Ama muazzam. Şunu gördüm, insanların içindeki şair ruhunu açığa çıkardı. Sergi defterini görsen her yazan şiir gibi yazmış. Ee, mekan duyguyu ikiye üçe katladı zaten. Çok sevdiğim bir müzisyen arkadaşım Cenk Erdoğan, sergiye özel bir beste yaptı. Bu arada Galeri Selvin’e de çok teşekkür ederim. Her anlamda beni çok motive eden bir sergiydi. Ha baştaki soruya ek olarak şunu da belirtmek isterim. İstanbul İzmir’in her anlamda, galeristi, sanatçısı, sanatseveri, on katı. Ben tam içime sinen bir galeriyle çalışıyorum. Ama çirkin ve sevmediğim bir tanımla, İstanbul sanat piyasası çok yanıltıcı, yönlendirici… samimi olarak üreten sanatçılar da var, bu tutuyor diye üreten sanatçılar da… Bunu almalısın diye ısrarcı olan galeristler de var. Açıkçası bulunmaktan ve kafa yormaktan hoşlanmadığım bir alan sanatın pazarlama ve satış kısmı.

C.A.: Öyle ne yazık ki… Bir kaç soru öncesine dönmek istiyorum. Dedin ki, ‘heykeli kendim için yapıyorum, severler sevmezler çok da umurumda değil’. Öyle mi gerçekten? Bence değil çünkü. Bence kendin için, içgüdüsel başlıyor olabilirsin ama bitirmeyi paylaşma ihtiyacıyla yapıyorsun. Yani ihtiyaç duyduğun bir kitle var, onu göz ardı edebilir miyiz?

O.Ü: Tabii ki edemeyiz, sanat var ama hayatın gerçekleri de var. Bir şekilde para kazanmamız gerekiyor. Maddi hiçbir kaygın olmadığında, para kazanma fikrinden uzak yaşamaya başladığında sanat değil her şey değişiyor. Ahlaki değerler bile değişiyor, inan. Sonuçta insan ayakta kalmak üzerine yaratılmış bir varlık. Bir insan ayakta kalmak için doğar. Sevgi, saygı, empati sonradan öğrenilmiş şeyler. Haliyle sen de sanatını yapmaya başladığında kendin için yapmaya başlarsın. Sevilmemeye, beğenilmemeye ne kadar direnebilirsin? O duyguyu çok şükür yaşamadığım için bilmiyorum ama hiçbir şey satmadan yıllarca heykel yaptım mı yaptım. İstediğim heykelleri yapabilmek adına parayı şuradan kazanayım buradan kazanayım diye alternatif işlere de yöneldim.  Hala da bu şekilde yaşamını sürdüren bir sürü sanatçı var. Aslında daha açık şöyle söyleyeyim. Bu benim yapmazsam çatlayacağım bir platform. Ha beğenildi , bu sayede hayatımı devam ettirebiliyorum ne mutlu ama beğenilmeseydi de başka bir iş yapsaydım da yine heykel yapacaktım. Günde on saat değil de iki saat yapabilecektim  ama yapacaktım.

C.A.: Peki sanat, sana göre neden besleniyor? Bu ülkeyi ben, sanat ve sanatçı için avantajı da dezavantajı da bol bir coğrafya olarak görüyorum ama senin fikrin nedir? Refah düzeyi yükselse de sanat aynen devam eder mi,ne diyorsun?

O.Ü: Eder evet ama bence biçim değiştirir. Daha refah bir ülkede teknik anlamda imkanların daha güçlü olur. Sanatın içeriğini belirlemede, konu ve tema açısında bu ülkenin kötü bir yer olduğunu düşünmüyorum. Hatta Baykuşhane ile beraber Mardin’e iki günlük bir eğitim vermeye gittik. Eskiz, eskiz defterinin önemi falan onlardan konuşacaktım. Baktım imkanlar dahilinde konu bu değil, teknik yetersizlikler çok… Ama inanılmaz bir coğrafyada yaşıyorlar. Döndüm dedim ki, elin İngiliz’i ne yapsam diye düşünüyor;sizin altınızda binlerce yıllık bir medeniyet var. İki dünya savaşı arasında sanatsal anlamda çok iyi işler çıkmıştır mesela. Ki böyle dönemlerde sanat iki ana akıma yönelir. Ya hiperrealizme kayar ya da fantazyaya. Yani sanatın içeriği noktasında zor şartlar işe yarayabiliyor. Bazı eserlerin matematiği bazılarının da duygusu çok kuvvetlidir. Bizim coğrafyamızda, sadece Türkiye olarak düşünme, Ortadoğu da Afrika da dahil, duygusu güçlü işler çıkar genelde .

C.A.: Sanatın ülkemizde durduğu yeri değerlendirirken, sanatçının, siyasetçinin ve halkın rolü ne sence? Ve sanatın toplumu ileriye taşıma noktasında ne kadar işlevsel olduğunu düşünüyorsun?

O.Ü: Bizim topraklarımızda sanatla ilgili bir işlev beklentisi olduğunu düşünüyorum. Mesela Anadolu insanı demirciye, marangoza sanatçı der ama bize demez. Gerçi artık yavaş yavaş değişmeye başladı. Benim gözlemlediğim kadarıyla, Anadolu insanı, sanatçısını sevmediği, sanatçısıyla empati kuramadığı işi sevmiyor. Sanatçısını sevmediği sanatı sevmiyor, ciddiye almıyor. Anadolu’da sanat algısı genelde kavram ve kuram üzerine değil teknik üzerine kurulu. Bizim yapmamız gereken modern sanatla, kendi kültürümüzü buluşturabilmek olmalı. Geçiş evresinde olmamızdan sebep diye düşünüyorum. Avrupa’da Rönesans bitmiş, empresyonizm bitmiş, modern sanat bitmiş, post modern sanat dönemine girilmiş. Sanatçının, sanatseveri zerre umursamadığı bir dönem var orda. Yani yüz yıl önce Avrupa bizim şu anki sancılarımızı yaşamış bitirmiş, biz daha o evreleri yaşıyoruz.

C.A.: Son sorum da şu olacak; sanatçılar kendi alanlarından, genelde de boyut hissini arttırmak için, başka alanlara kayarlar. Mesela bir ressam kariyerinin bir yerinde yavaş yavaş tuval dışına çıkmaya başlayıp heykele kayabilir. Senin kendini ifade etme yöntemin olarak heykelin bir ötesi ne olur?

O.Ü: Ben heykel yapma eğilimindeyken en son etkilendiğim şey bir heykeldir herhalde. Bir çok heykelimde diğer sanat dalları hep aklımın bir köşesinde durabilir. Mesela heykelimin önüne bir şiir, bir müzik geçebilir. Eklentiler orjinin bile dışına çıkabilir, bilmiyorum anlatımı en iyi kılan şey neyse ona yönelebilirim, illa heykel önde olacak diye bir şey yok. Ben hep bir film çekmek isterim, belki bir gün, deli cesareti bir film çekeyim derim.

Ceren Atasoy: Konuşurken aldığımız keyfin okuyucuya da yansıması dileğiyle çok teşekkür ediyorum. Uzun ve sağlıklı yılların olsun, sen hep üret, ne deyim.

Ozan Ünal: Çok güzel sorulardı, ben teşekkür ederim.

184 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Demire Ruh Katan Adam: Ozan Ünal için 1 yorum

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle