Hoşgeldiniz  

Türk Sanatının Duayen İsmi: Adnan Çoker

admin | 11 Aralık 2017 | Röportajlar A- A+

Piece of Art PR&Gallery olarak, modern Türk resminin zirvesinde bir isimle, Prof. Dr. Adnan Çoker’le görüştük. Yıllarını sanata ve sanat eğitimine vermiş sevgili hocamızın söylediği her şey çok kıymetliydi elbette. Biz sorduk o anlattı, zaman nasıl geçti anlamadık. Dinlerken çok mutlu olduk biz, size keyifli okumalar diliyoruz.

Dilşad Atasoy: Hocam sizinle, resimleriniz eşliğinde sanat konuşmak büyük mutluluk. Öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz sohbetimize. Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Adnan Çoker: Hoş geldiniz, sizlerle birlikte olmak beni de mutlu etti. 1927, İstanbul doğumluyum. Hattat bir dedenin yanında onun çizimlerini izleyerek büyüdüm. O nedenle soyut anlamda ilk ilgi alanım, çocukluk yıllarımdan beri görmeye alıştığım kaligrafinin dilidir. O yıllarda anlamını kavramadan, salt görsel olarak ritmi ilgimi çekiyordu. Hatta çizgisel dilinin bir estetik olduğunu sezinleyemediğim kaligrafiden hareketle yaptığım, soyutlama yolunda ilk taslaklarım hala duruyor. Lisedeki resim öğretmenimin yönlendirmesiyle Güzel Sanatlar Akademisine girdim. Şefik Bursalı’nın öğrencisi oldum. 1945-51 yılları arasında Zeki Kocamemi Atölyesi’nde çalıştım.

Günsu Saraçoğlu: Resimde farklı dönemleriniz oldu elbette, bu nasıl bir süreçti, resminiz nasıl gelişti?

A.Ç.: 1951–55 yıllarında kaligrafinin geometrik yönüyle ve kûfi yazılarla ilgilendim. Daha sonraki yıllarda soyut ekspresyonizmin içinde dahi, kaligrafiye yer verdiğim olmuştur.1955 yılında Avrupa Konkuru’nu kazanarak devlet bursuyla Paris’e gittim. Hem galeri ve müzelerde araştırmalarımı sürdürdüm hem de dil eğitimine devam ettim. Paris’te önce Andre Lhote atölyesinde çalıştım. Sonra Lhote disiplinini terk edip, Henri Goetz atölyesinde soyut expresyonist çalışmalarımı sürdürdüm. Leonardo ve Tiziano’yu inceledim, daha sonra 19.yy dönemi içinde Corot’ya ilgi duydum, aynı zamanda heykel çalışmaları yaptım. Aslında tüm bu incelemeler “doğaya nasıl yaklaşmalı” sorusuna aradığım yanıtlar için, ön çalışmalar, uyarılar ve bilgi toplama çabalarıydı. Önemli sorun eşyanın etrafında dönen boşluğu iki boyutlu tuval yüzeyinde halletmekti. Bu problemle ilgili olarak Cezanne ve Kübizm’e, özellikle Picasso, Braque ve Roger de la Fresnaye’e ilgi duymaya başladım. O yıllarda Kübizm çevresinde, eşyanın analizini yaparak soyutlamalara başladım. Bizim 1950’li yıllarda yaptığımız soyut resim, aslında Paris’in soyutuydu. Sonrasında arayarak, çalışarak, denemeler yaparak bugünkü siyah resme geçtim. Resmim bu noktaya geldi ama bu hiç kolay olmadı, çok sancılı geçti. Siyah zeminli resimlerden oluşan ilk sergime Nurullah Berk gelmişti ve sergiyi gezdikten sonra bana “Adnan, şimdi oturdu” dedi. Nurullah Berk’in bu sözü çok önemlidir benim için.

D.A.:   Soyut sanatın temsilcileri olarak siz ve Lütfü Günay 1953 yılında ortak bir sergi açtınız. Bu sergi çok önemliydi çünkü böylece Türkiye’nin ilk soyut sergisini gerçekleştirmiş oldunuz. Sergiye tepkiler nasıldı, o dönemde nasıl ses getirdi?

 A.Ç.: Bu sergiyi 1953 yılının başında Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin zemin katında açmıştık ve serginin adı da “Sergi Öncesi” idi. Bu sergi ile resim sanatının bir düşünce işi olduğunu vurgulamaya çalıştık, bu konu hakkında birçok yazı yayınladık. Sıra dışı bir sergiydi tabii, çok ses getirdi. Hakkında çok yazıldı, çok konuşuldu. Bülent Ecevit de bu sergiyle ilgili çok güzel bir yazı yazdı gazetede. Biz akademiyi bitireli iki yıl olmuştu, sergideki eserlerimizin tümü soyuttu. O zamanlar Sabri Berkel dahil pek çok hocamız, bir somut bir soyut eserler veriyordu. Tabii genç olduğumuz için yeni bir olaya angaje olmak daha  kolay oldu, belki şimdi olsa o kadar kolay olmazdı. Türkiye’de soyut sanat yeni tartışılmaya başlamıştı. Biz Türkiye’nin ilk soyut sergisini yaptığımızın farkında bile değildik. Ankara’da açtığımız bu sergi Türk sanat tarihine işte böyle geçti.

G.S.: Türk resminde modernleşme ne zaman başladı sizce ve bugün için ne durumda?

A.Ç: 1923’te başlayan devrimlerle birlikte ve Atatürk’ün yönlendirmesiyle Batı’ya öğrenci gönderilmeye başlandı.  Bunlar 1927 yılında geri döndüler. Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi de bu grubun içindeydi. İşte o batı eğitiminden geçmiş Zeki Kocamemi benim hocam oldu. Celal Esad Arseven o günlerin görgü şahidi olarak şunları söylüyor: “Modern resmin İstanbul’a gelişi Münih’te Hans Hofmann’ın özel atölyesinde etüd eden Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi’nin eserlerini, 1927’de 11. Galatasaray Sergisinde sergilemeleri ile başlar.”

Modern resmin Türkiye’ye gelişi böyledir işte. Örneğin: “Çallı Kuşağı” Meşrutiyet kuşağıdır, dönem olarak da, düşünce olarak da Meşrutiyet kuşağıdır. Peki Atatürk Cumhuriyet’i kurduktan sonra onu benimsemiyorlar mı? Benimsiyorlar ve hemen hemen hepsi de onun resmini yapıyor; Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Nazmi Ziya… Fakat Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi farklı, onlar Hofmann’daki o eğitimden geçerek geldiler buraya. Atölyelerde kübizmin çalışıldığı dönemlerden söz ediyorum. Kübizm nedir? derseniz, “Analitik desen biçimi” derim. Çallı’da var mı bu? Yok. İlk defa analitik desen anlayışı onlarla giriyor Türkiye’ye. Sonra onlara Cemal Tollu katılıyor. Bu bir başlangıç oluyor ve sonra yaygınlaşıyor kübizm.

Ben Türkiye Cumhuriyetini modern yapan değerlerin resim aracılığıyla insana aktarılmasına inanıyorum. Fakat bu aktarım bugün kesintiye uğradı bence, gittikçe de kötüleşiyor maalesef. Ben şu an 90 yaşındayım ve geçmişte yaşadıklarımızı düşününce Türk sanat hayatının sayısal anlamda geliştiğini söyleyebilirim. İstanbul ’da adım başı sanat galerisine rastlamak mümkün. Bu önemli, ama kalite daha önemli. Türkiye’de resmin kalitesinde bir yavaşlama var. Çağdaş sanatın özgürlük düşüncesi kapsamında, akla hayale gelmeyecek zırva işler de üretiliyor. Doğru ile yanlış birbirine karıştı. Geçmişte biz bir avuçtuk, herkes herkesin ne yaptığını bilirdi. Şimdi Türkiye’nin her yerindeki sanat okullarından, yüzlerce öğrenci mezun olup piyasaya katılıyor, sayı çok ama kalite düşük.

D.A.:  Resimlerinizi sizin anlatımınızla dinlemek isteriz. Nasıl tanımlarsınız resimlerinizi?

 Siyah benim için vazgeçilmezdir.

A.Ç.: Resimlerimde batının yöntemlerini uygulasam da, geometrik biçim düzenlemeleri ve renk derecelenmeleri elde etmenin sırlarını, Anadolu Selçuklularının mimari ve geometrik  verilerinde bulduğumu söyleyebilirim.  Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden seçtiğim bazı öğelerle yeni biçimsel şemalar geliştirdim.  Somut mimari öğelerden yararlanarak, yeni soyut biçimler yaratmaya çalıştım. Soyut minimal resimlerimde, yüzey-mekân, düzlem-espas gibi temel kavramları sorguladım. Batı kültürünü, kendi geleneksel öz kültürümüzden seçtiğim öğelerle bütünleştirerek yeni özgün yapıtlar ürettim.  Sade, temiz, disiplinli çalışmayı severim. İlk soyut çalışmalarımda eski yazılardan esinlendiğimi söylemeliyim, bu yazılardaki ritim ve kompozisyonları renkle birleştirdim. Daha sonra çalıştığım soyut şematik düzenlerde, biçimi ve rengi en aza indirerek, minimal bir dil kullanarak yüzeyi kompoze etmeyi tercih ettim. Resmin her iki yarısında tekrarlanan simetrik biçimler küçük parçalar olarak birbirine dönen, siyah karanlığa karşın düz yüzeylerdeki simetrik biçimlerin bir renk espası düşüncesini ortaya koydum. İstanbul’dan çok beslendim. Şafak vakti İstanbul, güneş batarken İstanbul, minareleriyle, kubbeleriyle, Bizans ve Osmanlıyı yaşatan İstanbul…

Siyah benim için vazgeçilmezdir. Siyah tuval üzerine, geometrik bir temele dayanan, simetrik kurgular yer alır resimlerimde. Siyah rengi bir renk olmaktan çıkarıp sonsuz bir espas yaratmak için uğraştım. Çıktığım yolda amacım, bu coğrafyanın kültür varlıklarını, mimari unsurlarını evrensel bir dile dönüştürebilmekti. Gelinen noktada evrensel bir resim ürettiğimi düşünüyorum. Ulaştığım nokta Batı ve Doğu estetiklerinin yarattığı bir bileşimdir. 

G.S.: 1960 yılında asistan olarak girdiğiniz Güzel Sanatlar Akademisi’nden profesör olarak emekli oldunuz. Akademinin efsane hocalarından birisiniz, nasıl başardınız bunu?

 

 “Kulağımı çeker misin hocam” 

A.Ç.: Bana büyükbabamdan kalma bir şey var, kulak çekme, işte onu öğrencilerime uygulamışımdır. Eğitimciliğim sırasında ben de yaptım bunu. Atölyeye gelmeyen öğrencileri kantinde bulup, kulaklarından çekerek sınıfa getirirdim. Hepsi bilirdi ki ben onlara bir şey öğretmek için bunu yapıyorum. Hatta bugün birçoğu çok iyi ressam, hala başlarını uzatıp “Kulağımı çeker misin hocam” diyebiliyorlar. Bana göre hocanın hem otoritesi olacak, hem de yakın olacak öğrencisine. Öğrenci de çok önemli tabii, iyi öğrenci iyi hoca yetiştirir. Öyle sorular sorar ki hocasına, onlara cevap vermek zorunda kalan hoca, çalışmak, kendini geliştirmek zorunda kalır.

Batı’daki eğitim sistemlerini gözlemleme şansım oldu. Örneğin: Fransa’da öğrenciler müzelerde yerlere oturup, ellerinde kağıt kalem çizim yapıyorlar. Ben de buna önem verdim. Resmin ABC’si desendir. Eğer sıkı desen yapabiliyorsa o iyi ressamdır. Ben bunu öğretmeye çalıştım yıllarca. Öğrenciyi verdiğim konunun önemli noktasına çekerek yönlendirdim. Ünlü ressamlardan bir şeyler öğrenmek için kopya yapmak önemlidir ama yaparken, o ressamla iletişim kurmak çok daha önemlidir. O ressamla iyi bir diyaloğunuzun olması gerekir. Nasıl yorumlamış resmi, o konuyu yorumlayan başka ressamlar var mı, onlar nasıl yorumlamışlar? Böyle bir diyalog yani…

D.A.: Türkiye’de seyirciler önünde müzik eşliğinde resim gösterisi yapan ilk sanatçısınız sanırım. Bunu da biraz anlatır mısınız bize?

A.Ç.: Evet, 1962 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde, öğrencilerle müzik eşliğinde resim gösterisi yaptım. Bu ilk gösteriydi. 1966 yılında seyircilerin katılımı ile birlikte ikinci gösteriyi yaptım. Seyircilerin katılımıyla daha da ilgi çekici hale geldi. Bu gösteriler performans sanatının Türkiye’deki ilk örneklerini oluşturuyor bence. Bu yönüyle çok önemli buluyorum.

G.S.: Hocam Beşiktaş Belediyesi Akatlar mahallesindeki bir sokağa sizin adınızı verdi. Çağdaş Türk resim sanatının öncüsü Prof. Dr. Adnan Çoker’in adı, Türkiye’nin kültür sanat kenti İstanbul’da yaşayacak. Bu süreç nasıl gelişti, biraz anlatabilir misiniz?

A.Ç.: Beşiktaş belediye meclisinin aldığı bir kararla Beşiktaş’ta bir sokağa, “Ressam Adnan Çoker Sokağı”, adının verilmesi beni de çok mutlu etti. “Ressam Hamdi Bey Sokağı”’nın ardından, Beşiktaş’ta bir ressam adını taşıyan ikinci sokak oluyor bu. O dönem  Beşiktaş Belediye Başkanı olan İsmail Ünal, Akatlar’daki sokağa benim adımın verilmesini; “Sanayi-i Nefise’nin kurucusu Osman Hamdi Bey’den Çağdaş Türk resminin öncüsü Adnan Çoker’e ve gelecekte bu iki simge ismin izinden gidecek genç ressamlara Beşiktaş halkının gösterdiği saygının ifadesi” olarak açıkladı. Bu da ayrıca gurur verici benim için.

Piece of Art olarak, bu güzel sohbet için Adnan Çoker’e içtenlikle teşekkür ediyoruz. Sanatçı ve sanat eğitimcisi kimliğiyle anlattığı her şeyi keyifle dinledik.

 

 

 

 

367 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle