Hoşgeldiniz  

Varol Topaç Röportajı

Ceren Atasoy | 24 Eylül 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Varol Topaç, İzmir’den dünyaya açılan bir sanatçı aynı zamanda da İzmir Resim Heykel Müzesi’nin müdür yardımcısı. Kinetik heykel ve land art konusunda ülkemizi temsil eden önemli isimlerden biri. Kendisiyle, kamu görevinin elverdiği ölçüde sanat ve yaratıcılık üzerine uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. Karar vericilerin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm, kendileri için büyük dersler içeren bu söyleşi dilerim zihin açıcı olur.

 

Siz hareketli heykeller yapan bir sanatçısınız. Heykelde harekete ihtiyaç duyma sürecinizi kısaca paylaşır mısınız?

– Ben uzun yıllardır ağaç dallarından birim elemanlar kullanarak çeşitli kompozisyonlar hazırlıyorum. Bu çalışmalarımda kullandığım teknikten dolayı yaptığım kompozisyonların dokunmalarımla hareket ettiklerini keşfettim. Sonrasında da kendi kendilerine hareket etmelerini hayal ettim. İlk denemelerimi 15 yıl önce yaptım. Elektrikli motor yardımı ile izleyicinin de işlerimle interaktif bir şekilde diyalog kurmasını önemsediğimden, izleyici işime yaklaştığında hareket etmesini sağlayan sensör kullandım. Bu sayede hareketsiz duran heykel izleyici ona yaklaştığında hareketlenir oldu. İzleyiciyi de devreye sokan bu süreci geliştirerek devam ettiriyorum.  Ağaç çalışmalarım dışında anıtsal boyutta taş, metal, bronz da çalıştım. Şu an  çoğunlukla ahşapla çalışıyorum ama ahşap dışındaki farklı malzemeleri de hareketli görme istediği duyuyorum.

 

Sanata olan yakınlık ya da ihtiyaç, sizin hayatınızda ne zaman ortaya çıktı?

– Açıkçası ben ilkokuldan itibaren zor bir öğrencilik geçirdim. Çalışkan bir öğrenci değildim hep bir şeyleri bozup yapmak gibi bir uğraş içindeydim. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında hem gezgin hem de bir ressam olmak isterim derdim.

Aileniz ne işle meşguldü? Sanatla ilgilenen var mıydı?

– Babam astsubay. Annem ev hanımı. Ablalarım öğretmen. Klasik, standart bir orta halli ailenin çocuğuyum ben. Sanata yönelmem bozup yeniden yapma dönemlerinden başladı diyebilirim. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’n de lisans, Dokuz Eylül Üniversitesi’n de de lisansüstü eğitimime başladım. Sonra Antakya Mustafa kemal Üniversitesi’n de yeni kurulan Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’ne araştırma görevlisi olmak için başvurdum, kabul edildim.  Yeterli sayıda hoca olmadığından biz, ben ve diğer araştırma görevlisi arkadaşlarım, direkt hoca olarak başladık. Haftanın 40 saati derse girmek durumunda kaldık ve (gülüyor) bana çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.

Çocuklara oldu mu emin değilsiniz yani…

(Gülüyor) O dönemler kendimizi geliştirmek adına önemliydi. Aslında derslerde verimli olabilmek için öğrencilerimizden daha çok çalışıyorduk. Emeklerimizin karşılığını da şimdilerde yaşamını sanatla sürdüren eski öğrencileri gördükçe alıyoruz. Ayrıca sanatsal anlamda en değer verdiğim işlerimden bazılarını o dönemde üretmişimdir. Bunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Antakya’da kültürel farklardan da dolayı ait olduğum yeri, İzmir’i çok özlüyordum ki özlemek bana hep çok iyi gelmiştir. Çok ihtiyaç duyuyorum özlemeye. Kendimi, eskisi kadar olmasa da, özleyebileceğim durumların içine sokmaya çalışıyorum. Bir yere gidiyorum bıraktığım yeri ve insanları özlüyorum, sonra dönüyorum orayı özlüyorum. Özleme duygusunun beni besleyen bir şey olduğunu düşünüyorum.

Şu anki öğrenci profilini sizin döneminizle kıyaslayabilir misiniz?

– Biz biraz daha şanslıydık galiba. Bizim zamanımızda sanat eğitimi veren kurumlar bu kadar yaygın değildi. Hocalarımızın ağzından çıkan her sözü çok dikkate alırdık. Şimdilerde nitelikli yaratım süreçleriyle karşılaşmak çok zor. Hem çok fazla eğitim kurumu var hem çok öğrenci hem az hoca var. Ee böyle bir kalabalıkta da iyi işler çıkmıyor. Tabii gençlerin da çok daha fazla çalışması lazım, sıyrılabilmeleri için.

Tam da bu noktada şunu sormak isterim, sanatçının dünyayla ilişkisinde bulunduğu zeminin kaygan olduğunu düşünüyorum. Her an küsmeye, içine kapanmaya, tatmin olamamaya çok müsait bir yapıda oluyor sanatçılar. Bu kadar çok sanatçı yetiştirmeye odaklı kurum var, sanat üretmek hevesiyle üniversiteye giren onlarca sanatçı adayı var ve bu adaylar çoğu zaman sanatçı olamayacaklarından değil, sanat pazarında tutunacak psikolojiye ya da ekonomik duruma sahip olamadıklarından başka alanlara yöneliyorlar diye düşünüyorum. Sadede gelirsem şu an sanat pazarı şeklinde ifade edeceğim, sanat pazarında tutunan isimler için yürü ya kulum mu deniliyor yoksa bu işin çok klişe bir tanımla formülü, çalışmak çalışmak çalışmak mı?

(Gülüyor) Çalışmak… Çalışmak… Çalışmak… Çalışınca ve iyi şeyler üretince, yerini buluyor diye düşünüyorum ben. Biraz zaman alan bir süreç tabii. Fark edilmeyi bekleyebilmek üretime ara vermemek lazım. Sanat pazarı dediğimiz alanda büyük ihtimalle iyi işler yerini bulur ama üretimi sürekli kılabilmek de eleyici unsurlardan biri. Bir de sanat pazarı dediğimiz alanda, galericilerin ağına girme çabası var, yarışmalara katılıp oradan sıyrılmayı deneyebilirsin ya da piyasa işleri dediğimiz çalışmalar yaparak varlığını sürdürebilirsin. Ancak bu alanın mezunların çoğu sanat eğitimi almış birer entelektüel olarak başka alanlarda hayatlarını sürdürüyorlar.

Peki ‘landart’tan bahsedelim biraz. Siz bu konuda önemli işler yapan ve tanınan bir sanatçısınız. Land art ya da sizin deyiminizle yeryüzü sanatı hayatınızda önemli bir yer tutuyor değil mi?

– Evet benim için çok önemli. Doğa sanatında atölye doğanın kendisi. Malzemeleriniz kurumuş dallar, yapraklar, taşlar…

 Bence sanat maddi güç de gerektiren bir alan ama doğa sanatında böyle bir maddiyat gücüne ihtiyacınız yok. Ancak doğa sanatıyla karın doyar mı, sorun o?

– Doğa sanatı ile karın doyurmak zor ama sanat yapmak isteyene uçsuz bucaksız bir alan.

Ama ekonomik bir kaygı gütmemek lazım. Bütün sanat dalları için aynı olmalı bence.

 Ama sanatçıysanız, ürettiklerinizi satarak geçiminizi sağlıyorsanız bu kaygı çok da yerinde bence.

– Sanat yaparken işin ekonomisini düşünmek yanlış geliyor bana. Biraz da dürtüsel bir yanı var sanat yapmanın. Başka bir şeyi daha iyi yapamama durumu var.

 Siz düşünmüyor musunuz?

– Düşünüyorum o ayrı konu. Ama benim bir anlamda tuzum kuru. Çünkü devlette çalışıyorum ve düzenli yatan bir maaşım var. Aslında ifade etmeye çalıştığım şey, sanatı, satar mı diye düşünerek üretmemek lazım. Bu sebeple sanat yaparken, özellikle doğa sanatı yaparken satış kaygın olmadığı için kaygısızca üretebiliyorsun. Bu bir varoluş biçimi sanatçılar için ama satılırsa hiç fena olmaz tabii ki…

Doğa sanatına ekonomik bir boyut katılamaz mı? Mesela bienal mekanlarından biri de Kent Ormanı’nın bir alanı olamaz mı mesela?

– Var zaten. Kore’de Doğa Sanatları Bienali var. Bir dağı sanatçılara tahsis etmişler ve orada sadece sanatçıların üretmesi için her türlü desteği sağlıyorlar. Ben 2016 yılında oraya davet edilmiştim. İstediğim malzemeleri sordular, onları tedarik edip bizi alana bıraktılar biz orada üretimlerimi  yaptık sonra da halk gelip gezdi. Girişte bir bilet kesiliyor insanlar da hem doğa içinde dolaşma hem de doğa sanatıyla buluşma şansı yakalıyorlar. Bizde de yapılabilir tabii ki. Neden olmasın?

Siz ne zamandır resim heykel müzesinde görevdesiniz?

– Yaklaşık on yıldır.

 Biraz anlatır mısınız, resim heykel müzeleri ne iş yapar ve ne iş yapmalı? Bizim bu konudaki eksiklerimiz neler?

– Aslında ben devlet memuru da olduğum için bu konuyla ilgili demeç vermem izne tabii. Yani fikirlerimi sizinle paylaşamayacağım.

 Bir bienalde Ali Elmacı’nın bir eseri bir grup tarafından protesto edilmiş ve bir nevi tehditlerle  salondan kaldırılmıştı. Din ve milliyetçilik belli bir kitlenin hassas noktası. Bunun gibi daha bir çok kavram üzerinde kişilerin duyarlılıklarından bahsedilebilir. Sizce sanatın bir sınırı olmalı mı?

– Bunu bir örnekle anlatmak isterim. Üniversitede hoca olarak görev yaparken yakın bir arkadaşımın öğrencisi bitirme projesi için şöyle bir öneriyle geldi; ‘ben bir kafes yapıp kafesin tabanına bir tuval yerleştirip, içine güvercinleri koyacağım. Güvercinlerin tüneyip tutundukları yerlere de boya süreceğim. Bu sayede güvercinler boyaya tutup tuvale bastıklarında ayak izlerinden bir resim elde edeceğim.’ Bu bir süreç tabii ki, hoca olumlu baktı, olabilir dedi. Ancak bu arada öğrencinin arkadaşları gelip performans sırasında güvercinlerin boynunu falçatayla  kesecek izin vermeyin diyorlar ama bize böyle bir bilgi gelmediğinden yapma diyemiyoruz. Hakikaten de o gün geldiğinde öğrenci performansını sergilerken kafese girdi ve bir yandan da bağırarak, her gün onlarca insan böyle öldürülüyor vs … Güvercinin boynunu kesti. Çığlıklar, dur yapma etme derken biz son verdirdik performansına. Bir arkadaşı da tüm bu süreci kameraya aldı. Kameraya da el konuldu falan filan… Sonrasında günlerce kendi aramızda bunu tartıştık, müdahale etmek doğru muydu diye? Daha sonra ben tepki göstermenin yanlış olduğunu düşündüm. Bence onu orada özgürce yapabilmeliydi. Çocuğun söylemi ‘şu an dünyanın dört bir yanında onlarca insan ölüyor’du. Bıraksaydık yaratmak istediği etkiyi yaratsaydı keşke.

O kafesin içinde iki arkadaşı da olabilirdi.

– Tabii ki her şey olabilirdi. Birinin, bir canlının canını almak tabii ki tartışmasız yanlış bir şey. Yine olsa belki yine müdahale ederim. Ama benim müdahalem beni ben yapan değerlerle ilgilidir. Karşı tarafın tepkisini, derdini sanatla ifade edebilme özgürlüğünün önüne geçmemelidir. Sanatın önünde bir sınır bir engel olmamalı.

Bizim ülkemizde engelsiz sanat mümkün mü sizce? Kendinize sınır koymadan yaratabilir misiniz? Ya da yarattığınızı sergileme cesaretiniz olur mu?

– Eğer söylemim bunu gerektiriyorsa yapabilirim. Aslında sanatta önce arz vardır, biz sanatçılar olarak ne kadar arz edersek ona göre talep gelecektir diye düşünüyorum.

Ortadoğu’ya gittiniz mi?

– İran’a gittim.

Dinin başat olduğu halklarda, dinin kısıtlamaları doğrultusunda sanat da payını alıyor diye düşünüyorum o nedenle soruyorum. Orada durum nasıldı?

– İran’da, Tahran Belediyesi’nin düzenlemiş olduğu heykel sempozyumuna katıldım. Orada bir anıtsal heykel yaptım. Bir aylık deneyimim sonucunda söyleyebilirim ki, beni çok şaşırttı. İran’da şeriat yönetimi var ancak o kadar çok entelektüel kişiyle karşılaştım ve meydanlarında o kadar çok heykel gördüm ki, bizim büyük şehirlerimizde o kadar çok heykel yok.

Çok şaşırdım. O zaman biraz bizi, İzmirlileri ilgilendiren bir son soru ile kendi adıma bitireyim. İzmir’de sanat neden coşamıyor?

– İzmirliler biraz rahat. İzmirli sanatla ilgilenmiyor değil ama İzmir’de çok ilgilenmiyor (Gülüyor). İzmirli bir sanatçının işini İstanbul’dan alabiliyor ama İzmir’den almıyor. Mesela Ayşegül (Ayşegül Kurtel) K2 Çağdaş Sanat Merkezi çok iyi işler yapıyor, keza Arkas önemli işler yapıyor. Son bir kaç yıldır İzmir’de sanat kolektifleri oluşumlarında artış görüyoruz. Benim öncülük ettiğim ve beş arkadaşımla bir araya gelerek kurduğumuz Patika Sanat Grubu var. Doğa sanatı çalıştayları düzenliyor ve sergiler açıyoruz. Büyük Şehir Belediyesi de elinden geleni yapıyor  ama daha fazlası olmalı mı, evet.

 Dilerim bir an önce İzmir hak ettiği sanat ortamına kavuşur. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa buyurun…

– Ben resmi görevimle sanatçı kimliğim arasında bir denge kurmaya çalışarak yaşamımı devam ettiriyorum. Ulusal ve uluslar arası sanat projeleri gündemimden eksik olmuyor. Olmasın da zaten…Kinetik heykeller ve anıtsal heykeller üretmeye yeni dönemde de devam edeceğim. Çok teşekkür ederim.

 

Varol TOPAÇ KİMDİR ?

1967 yılında Ankara’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde Lisans, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Ana sanat Dalı’nda Yüksek Lisans yapan sanatçı, 1999 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı.

2001 -2006 Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı

2006 -2012 Mustafa Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde Öğretim elemanı olarak çalıştı.

3 kişisel sergi açan ve 14 ödülü bulunan sanatçının; 1996 -1999- 2007 ve 2008 yıllarında kazandığı Kültür Bakanlığı “Devlet Heykel Yarışması Başarı Ödülleri” , 2007 yılında  “Birinci Tahran Uluslararası Heykel Sempozyumunda Dördüncülük Ödülü” , 2011 yılında Çin’ de Tsinghua Üniversitesi 100. Kuruluş yıl dönümü 100 Heykel proje yarışması ( Kampüs anıtsal Uygulama Ödülü), 2014 yılında Fransa’ da Uluslararası Saman –  Ot Heykel yarışmasında 2.lik ve halk ödülü ve Almanya’ da düzenlenen Nord Art 2017 sergisinde Publicchoice ödülünü kazanmıştır.

Sanatçının, İtalya, Almanya, Güney Kore, Çin, Kuzey Osetya, İsviçre, Finlandiya, Danimarka, Hırvatistan, Romanya, İspanya, İran, Portekiz, Tayland, Fransa, Gabon Cumhuriyeti, vb. ülkelerde açık alanlarda anıtsal heykel uygulamaları ve çeşitli koleksiyonlarda işleri bulunmaktadır.

Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UNESCO – A.I.A.P.) üyesi olan sanatçı AIESM (Uluslararası Anıtsal Heykel Etkinlikleri ve Heykeltıraşlar Derneği- İtalya) Türkiye temsilcisi.

ISSA (Uluslararası Heykel Sempozyumları Birliği – Çin) üyesidir.Yeryüzü sanatı çalışmaları yaptığıPatika Sanat Gurubu kurucu üyesidir. Çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi Müdür Yardımcısı – heykeltıraş olarak devam etmektedir.

 

 

91 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle