Hoşgeldiniz  

Sanatçı Fuat Çağatay ile keyifli bir röportaj…

Ceren Atasoy | 16 Ağustos 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

 

Uzun yıllar İsveç’te yaşadıktan sonra “oralar soğuk, insanlar yalnız, ne de olsa gurbet” deyip Türkiye’ye dönmüş ancak bundan 4 yıl önce İstanbul’un kaçırdıkları listesinde yerini alarak Ayvalık’a yerleşmiş. Sanatının yanı sıra, akademik bilgisi, görgüsü ve nezaketiyle kendisine hayran bırakan, Türk resim sanatının Tarık Akan’ı denebilecek yakışıklıkta, Bafra’lı bir sanatçı olan Fuat Çağatay ile Ayvalık’taki, buram buram sanat kokan evinde sohbet ettik.

Ceren Atasoy: Önce yurtdışına çıkış sebebinizi, yaşadıklarınızı kısaca özetleyerek, Avrupa ve Türkiye arasında bir sanat anlayışı karşılaştırmasıyla başlamanızı rica edeceğim.

Fuat Çağatay: Tabii. 78 senesinde 7 TİP’li gencin öldürüldüğü gece kardeşimin evi de bombalandı. Yaralandı, 8 ay Hacettepe’de yattı. Bir gözünü kaybetti, ince bağırsağı delindi… (duruyor) Zordu, biz kardeşten öte, çok yakın arkadaştık. O sonrasında İsveç’e gitti. O gidince bir sene sonra da ben gittim peşinden. Orada paralı bir okula gittim. Tek yabancı bendim. Hatta vekaleten rektörlük yapan bir adam beni istemedi. Okuldaki öğrenciler benim kabul edilmem için imza topladı da, o sayede alındım. İsveççe bilmiyorum, İngilizcem de az ama desenim çok iyiydi. Herkes şaşırıyordu nasıl bu kadar iyi çiziyorsun diye ama biz akademide iyi bir desen eğitimi alıyorduk.

C.A.: Orada desen eğitimi geri planda mıydı?

F.Ç.: Tabii, orada tamamen özgürsün. Desen, leke ne istersen çalış diyorlar. Bizde, akademide her sene bir ustadan bir kopya yapılırdı. Desenin iyi olmadan ilerleyemezdin. Ama orada da imkanlar çok, mekanlar sonuna kadar kullanımına açık. Çok özgürsün. Çok etkileyici işler gördüm. Çok güzel yerlerde çalıştım. Okulun girişinde orijinal Rubens vardı. Ulusal müze hemen yanımızdaydı. İstanbul’a hep gittim geldim ama 25 seneye yakın kaldım İsveç’te. Orada “Ağrı Dağı Efsanesi” ile belediyenin verdiği “Yılın sanatçısı” ödülünü aldım. Vasa Müzesi’nde çalıştım. 252 sene suda kalmış bir rölyef ve heykeli vardı, onları restore ettim. Resim yapmaya hep devam ettim tabii ki… Sonra müzedeki işi bıraktım. Çocuklarla çalışmaya başladım. Onları alıp doğadan malzemeler toplayıp, resim, heykel yaptırıyordum. Daha sonra orada bir atölyem oldu. Rafet Ekiz geldi yanıma, 7 ay kaldı. Onunla bir karma sergi açtık. Orada birçok sergiye katıldım. Resimlerim en iyi yerlerde sergileniyor çok ilgi çekiyordu çünkü renk kullanıyordum. Onlarda hep pastel renkler hakimdir, duygu ile ilgili bir şey bu.

C.A.: Bu toprakların faydasını gördünüz yani?

F.Ç.: Eee tabii, onlarda yalnızlık çok. Depresif bir ülke, 8 ay karanlık.

C.A.: Tam da burada araya gireyim. Ayvalık’a geliş, burayla tanışma hikayenizi de anlatır mısınız?

F.Ç.: Buraya ilk workshopa geldik. Her geldiğimizde de iki resim belediyeye üç resim oraya derken yok dedim “ben bir daha burada bir sergiye katılmayacağım”. Sonra Barbara Evi’nden (Ayvalık’ta, dünyadan ve Türkiye’den sanatçıların hem konaklama hem de üretme imkanı buldukları özel bir mekan) teklif geldi, zaten oranın ilk sanatçısıyım. Kabul ettim. Çok güzel bir dönemdi benim için, ilişkiler, kurduğum dostluklar derken buraya yerleşme kararı aldım ve 4 senedir buradayım.

C.A.: Nasıl bir duygu peki yıllar sonra dönmek?

F.Ç.: Zor. Türkiye’de herkes büyük sanatçı, tutunmak, barınmak zor. Buradaki sanatçılar hep tepeden bakan bir tavırla iletişim kuruyorlar, bu beni çok şaşırttı. Eski arkadaşlarımda keza öyleydiler. Ben yine çalışmaya devam ettim, çok çalıştım. Hep çok çalıştım. Tüm dünyadaki fuarlara katıldım. Dünyanın bir sürü ülkesinde sergiler açtım. Hep ürettim. Öyle öyle bugünlere geldik…

C.A.: Peki Türkiye’ye dair gözleminiz bu noktadayken, orada sanatçıyla halk arasındaki iletişim nasıldı?

F.Ç.: (gülümsüyor) Ooo muazzam.Bir müze açılışında mesela sanatçılar açılışa katılıyor, halk kuyruklarda bekliyor onlarla tanışmak için, karda, soğukta, küçücük çocuklar…. Onlar da emek veriyor, diğer insanlar da. Her yer müze, hep orjinal işler… O zamanlar Stockholm’de 53 tane müze vardı. Sanatla buluşmak için can atıyorlardı. Çocuklar anaokulundayken müzelere götürülüp oradaki orjinal eserlere bakarak, ellerine malzeme verilerek sanatla buluşturuluyor. Resim yapıyorlar. Ama şu var, içe dönük ve yalnız insanlar.

C.A.: O kültürle bu kadar temas etmiş bir insan olarak, bizim kültürümüzde sanatın- sansürsüz- yaygınlaşması mümkün mü sizce? Yani kültürel olarak…

F.Ç.: Kuran’da bile insanın resmini yapan şeytanın elçisidir yazıyor. Tabii ki mümkün değil bence. Geri bıraktırılmış bir toplum bu. Kısıtlı ve önyargılı. Sanat ve sanatçıya dair bir kültür yok. Gelip “bunu sen mi yaptın?” diyorlar. (gülüyor) Bir sanatçıya sorulabilecek çok korkunç bir soru. Ben Kabataş’tan atılmıştım ikinci sınıfta Fatsa Lisesi’ne geldim. Biz 3 kişiyle resim dersi yapıyorduk. Sanat eğitimi, sanatı algılama üzerine bir kültür yok bizde. Ama değişecek tabii ki. Her şey değişir. Bu çirkinlikler, bu korkunç yapılar, bu yozlaşma… Elbette değişecek bu ülke ama biz görür müyüz? Sanmıyorum.

C.A.: E ne yapalım peki? Nasıl geliştirelim?

F.Ç.: Bizim burada bir grubumuz var. Arif, Mustafa, Selçuk… Birçok sanatçı dayanışma halindeyiz. Hem sanatçı olup hem bir arada olmak zor biliyorsun ama biz bunu başardık burada. Çok keyifli bir atölye dostluğumuz var. Bu üretimi de destekleyen bir süreç. O sebeple burayı çok seviyorum. Çok mutluyum o açıdan. Sanatın yayılmasından önce sanatçının birlikte yürüyebilmesi gerekli belki de…

C.A.: Akademiye gittiniz mi son zamanlarda, sizin döneminizle kıyasladığınızda?

F.Ç.: Biz geleneksel bir tavırla bu işe başladık. Akademide atölye seçmek de bunun bir parçası. Ben mezun olurken Adnan Çoker “Neden benim atölyeme gelmedin?” dedi. Çok beğenmişti diploma resmimi. Bize kopyalar yaptırırlardı sıkılırdık. Ne yaptığımızı da bilmezdik ama sonra anladık. Neşet bey bize siyah beyaz desenler çizdirerek dengeyi anlatırdı. Doğayı gözlemlememizi önerirdi hep, doğada o denge zaten var derdi. Modigliani üzerine üç saat konuşurdu. Her hafta herkes yaptığı işleri yere sererdi, Neşet bey tek tek eleştirirdi. Öğlen yemeklerini atölyede yerdik. Öğleden sonraları atölyede şarap içerdik. Geceleri çalışmak için Mevlüt Akyıldız’la kalırdık atölyede… Şimdilerde gittim akademiye,   (bir süre sessiz kalıyor) çok değişmiş.

C.A.: Sınıf arkadaşınız mı Mevlüt Akyıldız? Ben çok hayranım kendisine.

F.Ç.: Öyle mi? Karikatürcüdür, çok zeki çok tatlı bir adamdır.

C.A.: Onunla da görüşmek istiyorum mutlaka. Peki, sizin resimlerinize dönelim tekrar. Resimlerinizde doğa ve hayvanlar ayrı bir yer tutuyor ama avcısınız?

F.Ç.: Doğayı çok seviyorum ama çocukluğumdan beri ava gidiyorum, evet. Öyle ilkel bir yanım var. En son “Doğa’yla Nefes Nefese” sergim için ciddi bir gözlem yaptım ve nesli tükenen hayvanları seyirciye bakar halde resmettim özellikle… Doğa o kadar güzel ve biz öyle aciziz ki! Avcılık bir felsefedir aslında.

C.A.: İronik değil mi hem sanatçı, hem avcı olmak?

F.Ç.: Bu bana çok sorulan bir sorudur.  Bir ara, İspanyol filozof Gasset’in kitabından 20 tane falan almıştım. Her sorana veriyordum kitabı, tartışmaktan çok yorulduğum için. Doğada insanın kendisi zaten bir avdır.  O duyguyu yaşamak, o anı deneyimlemek belki de…

C.A.: Peki ihtiyaç var mı sizce?

F.Ç.: Yok işte, tam da bu noktaya geliyordum. Zaten yaşam alanı bırakmadık hayvanlara. Afrika’da falan parayla vurulur hale geldi hayvanlar. Ben hayatım boyunca hiç büyük av vurmadım. Defalarca bir ayı, geyik, domuz, tilki ile göz göze geldim ama tüfeği hiç onlara doğrultmadım. Ama zaten artık bıraktım da…

C.A.: Oh ben çok sevindim açıkçası. (güldük karşılıklı) Peki biraz ilkellikten çağımıza geçiş yapalım. Teknolojinin, malum hepimiz esiriyiz. Çok iyi bir sinema takipçisi olduğunuzu da biliyorum. Gelişen teknoloji ile özellikle filmlerde korku çok pompalanıyor. Distopyalara çok yer veriliyor. Sonuçta sinema bir sanat ve bir sanat dalının bu denli olumsuzlama yapmasının insan üzerindeki etkisi ne olur sizce, öngörünüz ne?

F.Ç.: Çünkü gelecek kaygısı o kadar yüksek ki! İnsanlar hem zihinlere hem çevreye nasıl bir zarar verdiğinin farkında. Çok ürkütücü bir yanı var filmlerin ama bu özellikle mi yapılıyor bilmiyorum. Nereye varır onu da bilmiyorum.

C.A.: Sanatçı savaşı destekleyebilir mi sizce? Mutlaka muhalif mi olmalı?

F.Ç.: Sanatçı neden savaşı desteklesin? Hayır. Hiçbir sanatçı savaşı desteklemez. Ne savaşı olduğu da önemli elbette ama sanatın yok edici bir şeyi desteklemesi söz konusu olamaz. Muhalif duruşa gelince, sanatçı zaten muhalif olduğu için üretir. Farkında olmadan aktivist bir duruşu vardır. Bunu, üretimi, özgürlüğü, güzel olanı benimsediği için, bu kavramların karşısında olan her şeyin karşısında oluverir, kendiliğinden…

C.A.: Son olarak renk konusunda derin bir bilginiz olduğunu biliyorum. Biraz bu konuyu açıp bir de ileriye dönüp hayallerinizi paylaşabilir misiniz?

F.Ç.: Renk çok derin bir konu. Bir resme bakmak, bir resmi okumak çok zor, yıllarını alıyor insanın. Renk bilgisi de bunun bir parçası. İsveç’te, Rus Modern Akademi’den mezun bir arkadaşım vardı. Onunla oturup 1,5 sene, Leonardo döneminde Irak’ta yaşamış bir sanatçının renk bilgisini çalıştık. Daha doğrusu bir öğrenci gibi, öğretti bana. Türkiye’de mesela renk konusu çok zayıf. En fazla üç renk karıştırmak önemli, çamurlaşmaması için. Renge yaşanmışlık katmak için çok küçük bir parça siyah mesela… Şimdilerde, ileriye dönük, desenlerden, şurada gördüğün gibi, bir seri yapmak istiyorum. Ürettikçe yenilerini diğer resimleri, fikirleri de çağıracak.

C.A.: Var mı böyle başka tüyolar?

F.Ç.: Onun formülleri yazılı olarak var hala bende, veririm sana…

 

Narin bir dal,

Soğuk bir beton

Her ikisi de O’ydu.

Yüzündeki hüzne,

bir tablo gibi, saatlerce bakabilirdi insan.

Sevgiyle ayrıldım yanından.

 

102 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .