Hoşgeldiniz  

Sanatçı Arif Aşçı ile sanatı ve hayatı konuştuk.

Ceren Atasoy | 10 Temmuz 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

10

Ege’nin kalbimdeki yerinden bağımsız, Ayvalık; ilk gençliğimden, şu yaşıma kadar, ömrüme şahitliğinden sebep benim için daha bir özeldir. Hele de son beş yıldır İstanbul’dan, Ankara’dan birçok sanatçıyı bağrına basmasıyla, tahtını sağlamlaştırdığını söyleyebilirim. Bilenler bilir, ben bilmeyenler için yazayım, Ayvalık son yıllarda, sanatçıların neredeyse göç gözdesi haline geldi. Çok büyük isimler, üretimlerine burada devam etme kararıyla Ayvalık’a yerleşti. Ben de, ulaşabildiklerimin buyur ettiği kapılardan girmeye başladım.

İlk isim, bizim sanata duyduğumuz ihtiyaç kadar, sanatın da ona muhtaç olduğuna inandığım bir üstat; Arif Aşçı.

Ceren Atasoy: Akademiliye soru sormak zor, çok heyecanlı olduğumu belirterek başlayayım. Resim eğitimi hatta resim bölümünde asistanlık sonrası fotoğrafa yöneldiniz ve fotoğraf sanatçısı olarak tanındınız. Resimde sizi tatmin etmeyen ne oldu?

Arif Aşçı: Aslında fotoğraf hiç aklımda yoktu, resmi de çok severek okudum. Fakat darbeden sonra, ülkenin havası çok değişti. O zamanlar akademide asistanım, birçok hoca istifa etti. Ülke yaşanması zor, nefes alınamaz hale geldi. Benim de yıllardır aklımda Moğolistan, Tibet, Hindistan vardı. Her şey kötüye giderken ben de istifa edeyim ve cebimdeki üç kuruşla o taraflara gideyim dedim. Aklımda gezi boyunca fotoğraf çekmek de yoktu aslında, karakalemle bir takım anları resmederim, notlar alırım diye düşünüyordum. O zamanlar uygarlık tarihi hocamız Hilmi Yavuz, bu yolculukta gördüklerimi fotoğraflayıp metinlerle destekleyerek basına göndermem gerektiğini söyledi. Bu sayede az da olsa para kazanabilirdim.

C.A.: Fotoğraf aslında hayatta kalmak için araçtı yani…

A.A.: Evet evet. Hocamın önerisi mantıklı geldi. Gitmeden bir makina aldım. O zamana kadar nasıl kullanıldığına dair hiçbir fikrim yok tabii. Akademideki arkadaşlara sordum temel bilgileri aldım, ilginçtir çok kolay adapte oldum. Neyse çıktık yola, ilk durak İran’dı. O zamanlar İran-Irak savaşı var, kan gövdeyi götürüyor. Ben de bir savaş muhabiri gibi o anları çektim. Yazılar yazdım. Sonra Pakistan’a geçtik. İran’da çektiğim diaları ve yazdıklarımı, daha güvenli olduğu için Pakistan’dan paket halinde Hürriyet’e gönderdim, onlarla anlaşmıştık. Sonra Pakistan’da, Benazir Bhutto ile röportaj yaptım. Sonra onları da gönderdim. Bir ay boyunca İslamabad’a kadar ilerledik. Çin’e devam etmek istediğimizden İslamabad’da elçiliğe bir uğrayalım dedik, vize falan yardımcı olabilirler diye… Elçilikten içeri girdik. Sekreter kız heyecanla kalktı yerinden ‘Geldiler, geldiler’ diye içeriye seslenmeye başladı. Sonra birileri çıktı, ‘Evet bunlar onlar’ dedi. Önce anlayamadık ne olduğunu, yanımda da Alman kız arkadaşım var, şaşırdık kaldık. Meğer paket ulaşmış Hürriyet’e, onlar da “İki Gencin Devr-i Alemi” başlığıyla tam sayfa haber yapmışlar. O zamanlar bütün ülke Hürriyet okuyor, Sabah falan yok. Tüm bu geziyi bir hafta boyunca yayımlamışlar.

C.A.: Bir kuşak sizi, siz olduğunuzu bilmeden belki, aslında gayet iyi tanıyor.

A.A.: (gülüyor) evet, evet… İnanılmaz bir sükse yapmış çünkü kimse doğuya gitmiyor o zamanlar. Bir Ara Güler var.

C.A.: Neden Asya? Afrika, Latin Amerika değil?

A.A.: Çünkü karayoluyla gidilebilecek en uygun yer. Gemiydi, uçaktı onlar büyük para… Bir de Hindistan, Çin köklü medeniyetler bunlar. İyi ki de oralar olmuş. Pakistan’da, elçilikte yaşadığımız o an, dedim ki, bu meslek güzel. Hem seviyorum, hem yapabiliyorum, hem de dünyanın her yerini bu sayede gezebilirim.  Yollarda, özellikle Hindistan’da Tibet’te, National Geographic fotoğrafçılarıyla karşılaşıyorduk çokça, onlardan da çok şey öğrendim fotoğrafa dair. Çok meraklıydım, çok sorular sordum.

C.A.: Peki gezi dönüşü?

A.A.: İstanbul’a döndükten sonra sokak fotoğrafçılığını, siyah beyaz fotoğrafı keşfettim. Fotoğraf dünyasının büyük ustalarının kitaplarını aldım inceledim. Koudelka, Salgado, Gilles Peress… Onlara da baktıkça ressam olarak yapabileceğim şeyleri siyah beyaz fotoğraflarla da yapabileceğimi hissettim. Sonra da tamam dedim, hayatımın sonuna kadar elimde kamerayla gezeceğim ben. İstanbul Panorama kitabını yaptım, Sonra Turkuaz adlı bir belgesel geldi buradan Moğolistan’a kadar… İpekyolu projesi ise çok sonra…

C.A.: İpekyolu’nu develerle geçti ama develere kıyamadığı için binmedi diyorlar…

A.A.: Yok kıyamadığımdan değil. Devenin üstü çok geniş, bacaklarını pergel gibi açman lazım. Bir saat üstünde dursan sonrasında inip yürüyemiyorsun. Kervanın önünde at ya da eşek gider, kervancı da ona biner aslında. Kervan devesine binilmez, yüktaşır develer.

C.A.: Genelde siyah beyaz çalışıyorsunuz. Siyah beyazın aldatıcı bir etkisi olduğuna katılır mısınız? Şimdilerde fotoğraflara atılan siyah beyaz efektle etki bir anda iki katına çıkıyor.

A.A.: Şimdi böyle evet ama bizim zamanımızda herkes mecburen siyah beyaz yapıyordu çünkü renkli baskı iyi değildi ya da çok pahalıydı. Şimdi telefonla renkli çekip onu siyah beyaz yap deyince fotoğraf sanatı gibi oluyor çünkü sanat fotoğrafı siyah beyazdı. Renkli çekenler dergilere, gazetelere çekerdi, benim ilk zamanlar yaptığım gibi.

C.A.: Filmin olmayışı sizin için hüzünlü bir şey mi? Neler değiştirdi duygu dünyanızda?

A.A.: Özlüyorum tabii karanlık odada geçirdiğim zamanları. O odaya giriyorsunuz, kırmızı ışıkta, beyaz üzerinde yavaş yavaş görüntü beliriyor, heyecan verici, kimyası sihirli… Fakat dijitale geçildikten hem İstanbul’dan ayrılma kararı verdim hem de fotoğrafı bıraktım. Resme döndüm. O siyah beyaz dönemlerden bana kalan da ilginç bir şey oldu. Şu an sadece siyah boya kullanarak resim yapıyorum.

C.A.: Neden döndünüz resme peki ?

A.A.: İçimde ukdeydi. Ama resme dönme kararı verdiğim zaman asla akademinin bana öğrettiği resmi yapmayacağım dedim. Arka arkaya sergiler açayım, resimlerimi satayım gibi bir hırsım yok, haliyle yeni bir şeyler yapmak istiyorum diye yola çıktım. Şu an girdiğim yolda, hiçbir satış kaygısı gütmeden sadece aklımdaki şeyi yapmaya çalışıyorum. Daha kaç senesi var bilmiyorum ama eve gelen eş dost dışında kimse görmedi. Bir kaç tanesi Galata’da Galerist’te sergilendi. Ama yapmaya çalıştığım bir seri, haliyle ne zaman tamamlanırsa… Dilerseniz röportajdan sonra bakarız onlara da…

 

C.A.: Çok merak ediyorum çok da memnun olurum. Kalıp dışına çıkıp yeni şeyler deneme arzunuzdan bahsetmişken, merak ettiğim bir diğer husus da şu; sanat eğitiminde belli kalıplar vardır onların dışına çıkmak hocalar tarafından pek kabul görmez. Mesela fotoğrafta, bakış yönü, baş boşluğu gibi kavramlara dikkat edilmesi gerekir. Ancak günümüz sanatında sanatçı, bu kuralları yıkmayı seviyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

A.A.: Bence her kural kırılması için var. (gülümsüyor) her sanatçı bir öncekilerin inşa ettiği kuralları kırarak kendine yeni bir alan açabiliyor.

C.A.: Çağdaş sanatı takip ediyor musunuz?

A.A.: Evet tabii. Çok ilginç deneyler yapılıyor ama günümüzde en büyük problem samimiyet ve orjinal fikir eksikliği. Herkes aynı medya saldırısına aynı şekilde maruz kalıyor. Nükleer patlama gibi, bir anda şehirdeki bir milyon insan deri kanseri oluyor çünkü aynı radyasyona maruz kalıyorlar. O patlama anından ancak kuyucu, kuyuyu tamir ediyorsa kurtulabilir. Bence şimdi en önemlisi, o bir milyonun dışına çıkmak, kuyuya inme kararını verebilmek.

C.A.: Bir röportajınızda bu neslin tutkusu yok demişsiniz. Ben de katılıyorum bu tespitinize…

A.A.: Tutku her zaman problemdir. Tutkulu olmak iyi de bir kumarbaz olmayı da gerektiriyor.

C.A.: Dijital dünyaya geçtikten sonra, o kadar kolay harcamaya başladık ki her şeyi, tasarrufumuz yok, haliyle değer, kıymet algımız da değişti. Acaba fotoğraf sanatı özelinde, dijital dünyada deklanşöre basma kotası olması, makinanın bir sayıdan sonra kendini kilitlemesi gibi önlemler almak içimizdeki fitili ateşler mi?

A.A.: Ateşleyebilir, ilginç bir şey söyledin. Aklıma National Geographic fotoğrafçılarından biri geldi. JimBrandenburg, işi gereği günde on binlerce kare çekip birçok kamera ve asistanla çalışıyorken bu durumdan sıkıldığını fark ediyor ve yanına tek bir kamera alıp bir arkadaşının çiftliğine gidiyor. Üç ay boyunca her gün tek kare çekme sınırıyla bir portfolyo oluşturuyor,  The Personal Challange adıyla National Geographic’te yayımlanıyor. Hayatımda gördüğüm en güzel portolyoydu. Çok etki etti insanlar üzerinde. Şimdilerde genç sanatçılar, kitle hareketinin dışına nasıl çıkabilirim, herkesin yaptığının dışında ne yapabilirim diye düşünmeliler. Mesela ben resim ya da fotoğraf hocası olsaydım şu an, öğrencilerime derdim ki; her biriniz daha önce hiç düşünmediğiniz bir disiplin bulun. Böcek bilimi, ortaçağdaki el yazmaları, kabala, karın deşen Jack’le ilgili yazılan çizilen ne varsa araştırın, her bir detayını öğrenin. Sonra geri dönün yaptığınız işe, bakalım bakış açınız nasıl değişmiş, size neler katmış? Çünkü herkes birbirinden kopya çekiyor. Özgünlüğü yakalamak için uğraşmalı.

C.A.: Bu kadar görmüş geçirmiş bir insan olarak, bu bilgeliğin sonucunda varoluş ve anlamla ilgili sorularınıza cevap bulabildiniz mi?

A.A.: Resim yaparak cevaplamaya çalışıyorum. Geldiğim noktada bu sorular çok daha anlam kazandı. Bir kısmının da cevaplarını buldum. Ama gözlemlediğim kadarıyla, insanlar korkunç bir hata yapıyorlar. Hayata bir kez geliyorsunuz, piyango gibi. Yaşamak bir mucize, milyonlarca seçenekten bir tanesi, o kadar eşsiz bir şey ki. Herkesin birbirine benzemeye çalışması kadar korkunç bir şey olamaz. İnsanların elinde bir telefon, sabahtan akşama sosyal medyada kim ne yapmış bakayım, ben ne yaptım göstereyim… (telefonunu gösteriyor, tuşlu, eski bir bir telefon) bak ben bu telefonu kullanıyorum, hiç bir sosyal medya hesabım yok. İnternetin bilgi dünyasından faydalanıyorum o kadar. Herkesin birbiriyle informatif bir bağ içine girmesi neden gerekiyor? Bir arkadaşınla bir gün buluş yemek ye, ertesi gün diğerini kahvaltıya çağır, öbür gün diğeriyle şarap iç… Ama hepsini birden informe etme ihtiyacı neden? 500 arkadaşına birden aynı fotoğrafı göstermek ister misin? Bazılarına göstermek istemezsin, bu anlamaz dersin, bu onu üzer dersin, bu kıskandırır dersin normalde böyle yaparsın ama bütün o baharatlar kalktı hayatımızdan. Avcılık toplayıcılık yaptığımız çağlarda koku alma ve duyma melekelerimiz çok muazzamdı ama şehir hayatıyla bunlar giderek köreldi. Sosyal medya tahribatının, mahremin kaybolmasının neleri götürdüğünü de herhalde gelecek nesiller araştıracak.

C.A.: Sanat/sanatçı ve politika ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatçı her durumda muhalif mi olmalı?

A.A.: Bence sanatçı bunun da ötesinde olmalı. Çünkü her şey politika. Pazara gittiğinde poşet kullanmak yerine bez torba tercih ediyorsan bu politik bir karar ya da şokella almak yerine tahin pekmez alıyorsan bu da politik bir karar. Daha evrensel değerlerde buluşabilmeli, lokal kodları aşmalı. Çağlar boyunca herkes birbirine bir şeyler göndermiş. Ben ipek yolu projesini o yüzden yaptım. İnanılmaz keşifler yapılmış tam 2000 sene boyunca. Duygular, düşünceler, icatlar, baharat, barut, kağıt, pusula, dinler… Herkes her şeyi bir yerden bir yere taşımış. İşte o zaman yerküreye ait bir insan çıkıyor ortaya. Asıl zenginlik bu. O yüzden milliyetçilik bence çok aptalca bir duruş.

C.A.: Bildiğim kadarıyla elinizde çok fazla dia ve negatif var. Onlar ne olacak? Bir çağdaş sanat müzesi, merkezi vb. bir yerde sergilenmesi söz konusu değil mi?

A.A.: Nerede olabilir ki? Türkiye’de böyle bir olanak var mı sence? Yok.

C.A.: Olabilir neden olmasın? Bunu yapabilecek güçte bir zümre var, hem vizyonu hem parası olan insanlardan bahsediyorum. Bu işe eğilip bu tarihi /bir dönemi sanatseverlerle buluşturabilirler. Bir de Coğrafya Vakfı projeniz vardı…

A.A.:  (gülüyor) Aa çok eski hikaye… Olmadı tabii.

C.A.: O da olabilir, müthiş bir fikir bence, neden olmasın?

A.A.: İpek yolu ve Turkuaz belgesellerini yaptığımız zamanlar çok uygundu bu işler için. Ama artık ben sıramı savdım sanki, daha ciddi kurumların ilgilenmesi lazım böyle işlerle…

C.A.: İlgilensinler ama di mi?

A.A.: İlgilensinler tabii. Bu tür bir bilgi güçtür. Şu an internet büyük kolaylık ama “Kafişler Kulübü” gibi bir topluluktu benim hayalim. Hala inanıyorum ki keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce endemik bitki var. İnternetin alanı dışında kalan kültürler var. Bu vakfın işleri arasında, Moğolistan’a gidip araştırma yapmak da olacak, Diyarbakır’da endemik bir bitkiyi keşfetmek de ya da yeni bir element bulmak da olacak… Ama şimdi bütün enerjimi yapmakta olduğum resimlere verdim. Dediğim gibi bu işlerden sıramı savdım ben.

Ceren Atasoy: Çok teşekkür ediyorum. Resimleri görebilir miyim?

Arif Aşçı: Hadi…

‘dedi ve biz, Ayvalık’taki huzur dolu evinin alt katına indik. Sadece siyah boya kullanarak yaptığı dev tuvallere dalıp, Bigbang’den Homo Sapiens’e uzun bir yolculuğa çıktık.

Sergi 3-4 sene sonra dedi

3-4 sene çok uzun dedim.

Ama daha işi var dedi

1-2 sene olsa dedim.

2 sene olabilir dedi.

Tatlı bir pazarlıkla ayrıldık.’

 

66 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle