Hoşgeldiniz  

Mehmet Sinan Kuran Röportajı ve #kendisesinden

Ceren Atasoy | 03 Şubat 2020 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

 

Bir kaç günlüğüne gittiğim İstanbul’da, uzun zamandır röportaj yapmak istediğim Mehmet Sinan Kuran’la buluştuk. İki saati aşkın bir sohbet su gibi aktı. Herkesin söylediği üzere “değişik” bir insan olmasının yanı sıra zihin açıcı aklının daha mühim olduğu kanısındayım. Geçirdiğim zamandan çok keyif aldım, çok düşündüm, çok sevdim. Durup durup “Buraları yazayım mı?”dedim. “Her şeyi yaz” dedi. Resmi gibi, dili de özgürdü.

 

Sizi tanımayı çok istiyordum, haliyle bu röportaj benim için heyecan verici. Benim beklentim büyük de, sizin olmasın, sohbet etmeye geldim.

Benim artık hiçbir şeyle ilgili çok büyük beklentim yok hayatta.

Artık derken? Ne zamandan beri?

Zaten yaşamla ilgili yok da işimle alakalı da talepkâr olmaktan ve beklentiye girmekten vazgeçtim. Öyle yürümüyor işler. Ben bundan on sene önce resim satma, yaptığım resimleri paylaşma fikrini sevgilim, eşim, Sedef’le konuşurken, “İnsanlar pek paylaşmama layık gibi görünmüyor” dedim. O da, “Neden öyle düşünüyorsun? Senin gibi düşünen, seni anlayabilecek bir sürü insan var. Nasıl sen onların yazdığı şiirleri, romanları okuyorsun onlar da senin resmini görmek isterler, İnsanları neden mahrum edesin ki” dedi ve başladım. Fakat o oran o kadar az ki! O kadar az hoş insan var ki! Beş kişiye ulaşmak için doksan beşe tahammül etmek zorunda kalıyorsun.

Şöyle düşünseniz; o beş kişi zaten var, siz sanatçı olarak o beşi altı yaptığınızda ya da o beş altı olduğunda bu durumdan keyif alsanız…

Kesinlikle haklısınız ama çok zor. İki yıl kapanıp başka hiçbir şey yapmadan çalışıyorum. Prodüksiyonu çok güçlü sergiler açıyorum ve karşılığında da o beşi altı yapmak yetmeyebiliyor. İnsanız ne de olsa.

Peki sayı neden bu kadar az sizce?

Mevcut bir düzen var. Bu düzeni oluşturanlar, organize edenler de, müze müdürleri, galeri sahipleri, küratörler, eleştirmenler… Bu insanlar sanatı öyle bir hale getirdi ki, artık sanatla halkın bağı koptu. Saçma bir kurgu olduğu için sıradan insanlar giremiyor. Aslında sanat sıradan insanlar için yapılır. Bu bir kulüp değil, bu azınlığın zevk alacağı bir şov değil.

Ama sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması yeni bir tartışma değil.

Öyle ama bir yetenekli insanlar var, bir de yeteneksiz ama sanat üzerinden para kazanabilen insanlar var. Ve piyasa denilen şeyi onlar belirliyor. Mesela küratörler ne iş yapıyor anlayamamışımdır. Zorluyorum kendimi, iyi niyetli düşünmeye çalışıyorum olmuyor. Benim eski galerimin sahibi Pırıl ben introvert’ü yaptığımda, ilk defa kürate etmediğim bir sergi oldu dedi ve kızdı bana. O zaman bunun üzerine düşünmeye başladım. Çünkü ben sergi fikri geldiği andan itibaren, ne yapmak istiyorum, hangi resmi hangi sırayla nereye asarım bunların hepsini tasarlıyorum zaten.

Bireysel sergiler için belki anlamlı olabilir bu söyledikleriniz ama karma bir sergi ya da sanat fuarları için küratör olmadan süreci yönetmek dağılmak demek değil mi?

Karma sergide karmaşayı önlemek ve bir düzen sağlamak için olabilir, haklısın. Ama genellikle sıradanlaştırabiliyor da yapılan işi. Mesela Contemporary Art Fair her sene daha da kötüye gidiyor. Artık katılmak istemiyorum. Sanat sürekli aşama kaydetmeli, kendini yenilemeli, heyecan vermeli. Gombrich ne demiş, “Aslında sanat diye bir şey  yok, sadece sanatçılar var”. E o zaman ne işi var bu insanların bu piyasada? Diyeceksin ki, galeriler olmalı ki zengin insanlar resim alabilsin. Ama artık zengin insanlar direkt sanatçılardan resim almak istiyor. İşini layığıyla yapan az sayıda galeri var. Sanatçısına saygı duyan, onun haklarını korumaya çalışan. Bakın bundan on sene önce evime bir koleksiyoner geldi. “Sen çok iyisin, hemen iki üç tane resimlerinden almak istiyorum” dedi. “Peki” dedim. Fiyat istedi. Ben de “Bilmiyorum” dedim “Sen ne takdir edersen…” Sonra gitti ve bir daha aramadım. Aradan zaman geçtiğinde öğrendim ki Vasıf Kortun’a gitmiş. O da olumsuz bir şeyler söylemiş. Hatta dedikodu olarak kulağıma gelen şöyle; “Çok yetenekli bir çocuk ama metodu yanlış.”  Şimdi metodu yanlış ne demek? Benim metodum kağıt üzerine mürekkep ve suluboya. Uzakdoğu sanatında olduğu gibi.

Bence Vasıf Kortun, resim/heykel sanatının diğer sanatlarla bütünleşik bir hal aldığında sanat değeri taşıdığına inanıyor. Haklı da olabilir, bunu tarih gösterecek.

Tarih gösterdi zaten. Ayrıca bunu sanatçı diyebilir ancak. Sanatla ilgilenen biri diyemez. Yine Gombrich’in sözüne dönelim. Sanat vardır denirse bir tanıma ihtiyaç duyarsın. Bu da çerçeve ve sınırlandırma demektir. Sanat da sanatçı da sınırlandırılamaz.

Sanat nedir peki?

Sanatçının yaptığı eylem sanattır.

Onun sanat olduğuna kim karar verir?

Sanatçı.

Onun sanatçı olduğuna kim karar verir?

Kendisi.

Ben başka bir karar verici olduğunu düşünüyorum, bu ben de olabilirim.

Elbette halk karar verir ama bir kurum değil.

Kendisi dediniz ya ondan soruyorum.

Hayır, kişi o eyleme karar veriyor ve sanat olduğunu düşünüyor. Bu tek başına da yeterli.

Hiç kimse beğenmeyebilir ya da tırnak içinde niteliksiz bir kitle de beğenebilir. Yani İbrahim Tatlıses bir sanatçı mıdır?

Evet.

Sanatçının toplumu ileriye taşımak, ahlaklı, dingin, barıştan yana bir tavır takınmak gibi bir derdi olmalı mı?

Hayır. Sanatçıya bu kadar çok sorumluluk yüklemenin bir anlamı yok. Hiçbir sanatçı yaşantısıyla örnek olmak zorunda da değil. Sanatçının bir siyasi görüşü olmalıdır, bir misyonu olmalıdır. Bunlar yanlış tanımlar.

Neden sanat yapıyorsunuz?

Ben kendimi ifade etmek için, renkli hayal dünyamı sizlerle paylaşmak için resim yapıyorum. Toplumu ileriye taşımak gibi bir amacım falan yok.Bu mantıkla yarın öbür gün ben mevcut iktidarın yanında yer alsam, yaptığım işler kötü mü olacak? Ya da kızım yaşında bir kızla onun rızası ile birlikte olsam, pedofili damgası vurup sanatı berbat mı diyecekler? Böyle bir iki yüzlülük olabilir mi?

Siz böyle şeyler yapmıyor musunuz? İnsan doğası gereği yapmaz mı bunu?

Ben yapmam. Ben kimim ki böyle bir yargıya varayım? O kadar çok kitap okuyorum, o kadar çok araştırıyorum ki, tarih ilginç olaylarla dolu.

Bu kadar okuyup araştıran bir insan olarak hayatın anlamına dair ne söyleyebilirsiniz?

Sartre’ın hayatın anlamına dair bir tanımı var, ‘Bireyin kişisel sınırlarını belirleyip onları geliştirebilme süreci.’ Bundan daha güzel daha kuvvetli bir yaşam tasviri daha duymadım. Bireyin kişisel sınırlarını tanımlaması da kendini bilmekten geçiyor.

Madem en son konuşacaklarımızı başta konuşarak başladık, başa dönelim. Birey ve kendini bilmek demişken, sizin hikayenizi dinleyebilir miyiz?

Tabii ki. 64’lüyüm ben. Çok zengin bir ailenin oğluydum. Yani 17 yaşıma kadar bolluk içinde, Bebek Oteli’nin yanındaki yalıda, bolluk içinde büyüdüm. Kayak tatilleri, yurt dışı seyahatleri, gazinolar vs… Arkadaşlarım Demirören’ler Çarmıklı’lar falandı. Babam, Topkapı’da sanayii sitesi olan bir adamdı. 80’li yıllarda da banker oldu. Kastelli’den sonra ikinci büyük bankerdi. 1982 senesinde banker skandallarıyla benim asıl hayatım başladı. Babam hapse girdi, felç geldi, İstinye Devlet Hastanesi’nde öldü. Debelendik. Annem dikiş dikmeye başladı. Ben bir video kuruluşuna ofis boy gibi işe girdim. Olmadı, garsonluk yaptım. On sene kadar Perşembe Pazarı’nda naylon faturadan tut kantar hırsızlığına kadar her şeyi yaptım. Sonra bir kadına aşık oldum, evlenip çocuk yapmak istedik. Ve onu temiz bir işle besleyelim derdine düştük. Ben de alarm sistemleri satan bir şirket kurdum.  Bir kızımız oldu, boşandık, ben iflas ettim. Sonra başka bir şirket kurdum yine battı, bir başka şirket, yine battı derken, 20 yaşımdan 45 yaşıma kadar paso süründüm. Yetmiş liraya evlere temizliğe bile gittim.

Bu arada resim hayatınızın neresindeydi?

Resim hep var. Küçüklüğümden beri her gördüğüm yere resim çizerdim. Hatta okuldaki başarısızlığımın tırnak içinde sebebi de budur. Önüme gelen her sınav kağıdını ters çevirip arkasına resim yapıyorum. Hep de sıfır alıyorum tabii. Sadece bir keresinde Eseniş’te okuyorum o zaman, kimya ya da fizik sınavında kağıdın arkasına bir resim yapmıştım; İsa ölmeseydi ne olurdu temalı. İşte İsa bir kütüphanenin önünde bir kanepede uzanmış, yanında sevgilisi, elinde içkisi var falan… O sınavda ya iki ya üç aldım. O resim için demişti hoca. Neyse hep çizdim. Defterlerim vardır yıllardır tuttuğum, hala da var. (Yanındaki defterleri gösteriyor.)

Peki biz sizi nasıl tanıdık?

Bir arkadaşımın bilgisayarında benim resmim var duvar resmi olarak, bundan on sene önceden bahsediyorum. Ona gelen bir arkadaşı bu resmi görüyor. Çok beğeniyor, “Mutlaka bana resim yapmalı bu adam” diyor. Arkadaşım da ressam değil bir şey değil nasıl yapsın diye yanıtlıyor haliyle. Kadın ısrar ediyor. Sonra bana söyledi arkadaşım yok dedim.  Ben ressam falan değilim, yapamam. Aradan altı ay kadar bir zaman geçti. Parasız kaldım. Aradım hala istiyorsa yaparım diye. Yaptım, geldi, gördüm, aşık oldum. 45 yaşımdan sonra Nirvana mı dersin ne dersin bilemem ama cennet gibi bir hayat yaşıyorum. Neyse O’nun sayesinde daha doğrusu teşvikiyle hayatımın yönünü resme çevirdim. O zamanlar kaygılarım vardı okul okumadım, eğitim almadım diye. Ama yanlış biliyormuşum. Okul bir şekle, istediği şekle sokup öyle çıkartıyor sanatçıyı. Oysa sanatçı özgür olmalı. Kalıplara sok, o kalıplarla algı yarat. Bir takım tarikat gibi adamlar piyasayı ele geçirsin, bu sanat bu değil diye assın kessin sonra da sanatçıya sanata saygı… Yok öyle bir şey. Bu işe girdiğim ilk zamanlar Kerimcan Güleryüz’e gitmiştim. Nişantaşı’nda bir galeri. Benim de, dedim ya defterlerim var diye, onları götürdüm. Bir deftere hızlıca, hani ucundan çevirirsin ya hiç açmadan, öyle baktı.

“Balkonundaki sardunyaların resmini yapan yaşlı kadınlar geliyor, bana sergi aç diye. Bu iş öyle bir iş değil, iyi günler.” dedi ve döndü arkasını gitti. Ya sabır deyip devam ettim.

Resimlerinizin fiyatları nasıl şu an?

Değişik.

Ne kadar değişik?

Bin liraya da resmim var, yüz bin liraya da… Ama şunu belirtmek isterim, benim resmimi anlayan, hisseden, gerçekten ondan keyif alan insanlarda para yok. Ben artık bir milyon dolara resim satmakla ilgilenmiyorum. Bir liradan bir milyon insana resim satmak istiyorum onun içinde edisyonlar yapıyorum, ürünler tasarlıyorum. Nisanda Anna Laudel’de sergim olacak. Oranın da nefis bir art shop’u var. Oraya özel uyku gözlükleri, defterler, afişler vs çiziyorum, onlar üzerinde çalışıyorum. Bunu çok önemsiyorum. İlginç bir şey anlatayım size. Şimdiye kadar dört kişisel, on karma sergiye, altı tane de Contemporary’ye katıldım. Hepsinde de resimlerim hemen satıldı. 6-7 sene önce İstanbul Fuarı’nda bir koleksiyoner geliyor ve bu adamın kaç resmi var, işte üç, hepsi on mu tutuyor, ben beş veririm deyip galericiye beni arattırıyor. Galeri sahibi heyecanlı, böyle bir durum oldu, önemli bir koleksiyoner vs. anlattı. Ama O belirleyemez ki benim fiyatımı, ayrıca resimleri alıp da duvarına asmayacak büyük ihtimalle, depoya kaldıracak. Ben “Yok” dedim. Aynı işler için yirmili yaşlarının sonunda maaşlı çalışan bir kadın geliyor, bir resmin karşısında adeta fotosentez yapıyor. Sonunda maaşımdan her ay şu kadar taksitle öderim, ilk maaşımdan her ay şu kadar ayırabilirim, bu kadar aya kadar ödeyebilirim diye bir plan yapıyor. Galerici aradı, “Hemen ver” dedim. Çünkü o resmi sevdi, gerçekten onu seyredecek. Ben o kıza resim satmaya çalışıyorum. Anlatabildim mi?

O kız benim, çok iyi anladım. (Gülüyorum, Gülüyor) Ortaya koyduğunuz eserler gerçekten çok etkileyici, anlamı kendi içinde doğuran, çoğaltan işler. Ben uzun zamandır bu kadar karışık ama güzel bir şey görmedim. Yanlış anlamazsanız, başka şekilde ifade edemeyeceğim için şık olmayan bir tabir kullanacağım; işlerinize baktığımda sanki beyninizi kusuyormuşsunuz gibi yorumluyorum. Sanki hiçbir süzgeciniz yokmuş gibi…

Doğru.

Peki baktığınızda pişman olduğunuz dışavurumlarınız olmuyor mu?

Bir kere bile olmadı. Benim en ayırt edici yönüm kesinlikle samimi olmam. Samimiyetsiz hiçbir iş yapmadım. Yaptığım işlere de gerçekten bayılıyorum. Devamlı bakmak ve görmek istiyorum. Çok seviyorum.

Kendinizi de mi çok seviyorsunuz?

Elbette. Kendinizi sevmeden nasıl yaşarsınız ki? Bayılıyorum kendime.

Hep mi bayılıyordunuz?

Evet, hep. Çocukluğumdan beri en çok kendimi severim. Bu arada bugüne kadar yaptığım en güzel röportajdı.

Çok teşekkür ederim. Bunu ikinci kez duyuyorum ne mutlu bana. Sohbet çok güzel ama bitirmeden önce son bir sorum daha olacak. Böylesine kontrolsüz bir dışavurumda duracağınız yer kağıdın bittiği yer değil elbet. Nerde duruyorsunuz?

O andaki hissim. Kurguladığım bir şey değil.

Sizce sizi durduran şey duygunuz mu yoksa estetik algınız mı?

Belki ikisi de. Ama samimiyet benim için asıl önemli olan. O anki duygum ne çizmek nerde durmak istediyse o. Bence resimlerimde insanları en çok etkileyen şey de bu samimiyet.

Bence samimiyet değil.

Ne peki?

Bence özel bir estetik algınız var. Böylesine bir kaosa bakmaktan keyif alıyor insan. Çok karmaşık ama o kadar güzel ki…

Biz sonrasında da çok konuştuk. Sizin payınıza düşen tüm bu satırların ardından Nisan ayında Anna Laudel’deki sergisinde zihninin renkleriyle de buluşmanız dileğiyle…

71 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle