Hoşgeldiniz  

#kendisesinden ve Gülseren Kayalı Röportajı…

Ceren Atasoy | 26 Ağustos 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

 

Bilmem ki ben size nasıl anlatayım? Büyülü bir kadınla, büyülü bir gün geçirdik.

Hatta doyamadık, günden geceye sarktık.

Ben kendimi, bir kız çocuğuna, kadim bilgiler anlatan bir masalda hissettim.

Bir dediğinin altından bin anlam çıktı.

Dünyanın merkezine indim, yandım, piştim döndüm.

 

C.A.: Çok kısacık, sizin ağzınızdan dinlemiş olmak için soruyorum, sanatla tanışmanızı anlatır mısınız?

G.K.: İlkokul. Hatta ilkokuldan da önce. İlk baleyle başlamışım. Müzik çalınca kendiliğinden çok güzel dans edermişim. Babam da çok iyi suluboya yapardı. Bana boyalar alıp getirirdi. Onunla suluboya ve boya resim yapmaya başladım.

C.A.: Babanız ne iş yapardı?

G.K.: Babam aslen çiftlik sahibiydi ama sonra ticaretle meşgul oldu.

C.A.: Ama suluboya yapıyor olması da ilginç değil mi?

G.K.: St. George mezunuydu. Annem de Alman Lisesi mezunu. Onlar o kadar iyi bir eğitimi almışlar ki; edebiyat, müzik, resim benim de hayatıma girmiş. Annemin ailesinde, ben çok eskileri tanımadım tabii ki ama herkes mutlaka bir müzik aleti çalarmış. Sanat önemliymiş yani, bu bir kültür.

C.A.: Siz Mimar Sinan mezunusunuz, ( henüz cümlemi tamamlayamamışken)

G.K.: Hayır ben Akademi mezunuyum.

C.A.: Affedersiniz, elbette, Akademi başka bir ekol.

G.K.: Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunuyum. Akademiyi çok severim. Orası benim için Osman Hamdi’nin kurduğu çok değerli bir yüksek okuldur.

C.A.: Demek istediğinizi çok iyi anladım, devamını getireyim o halde… Şimdilerde sizin dönemizdeki gibi, varlıklı ya da, elit diye tanımlayabileceğimiz ailelerin çocuklarına, sanat okullarında daha mı az rastlıyoruz?

G.K.: Olabilir tabii.

C.A.: Ne oluyor o ailelere?

G.K.: Zaman değişiyor, çağ değişiyor, jenerasyon, eğitim değişiyor.

C.A.: Bunu olumsuz bir şey olarak görüyor musunuz?

G.K.: Hayır.Azınlıkta kalıyorsunuz. Belki öyle olanların devri bitiyordur. Bu ülkede kalmak istemeyen bir takım insanlar var, belki onlardır o gidenler. Çünkü resmini anlayacak insanlarla olmak istiyorsun. Sadece satın alma olarak düşünmeyin. Resmin üzerine birileriyle konuşacaksın, birileri seni eğitirken seni rencide etmeden seninle olacak. Bunların hepsini, artık daha zor yapar haldeyiz. Çok seçiciyiz. Algılamamız çok yüksek. Şöyle bir örnek vereyim. Ben Devrim Erbil Atölyesinden mezunum. Bir gün oturdum, eğitim zincirinin hangi ressama kadar gittiğini öğrenmek istedim ve buldum. Büyük usta Giotto’ya kadar gidiyor. O zaman gizli bir Giotto disiplini var.  Ben de oraya kadar gittim ve onu orda bıraktım. Şimdiki halime bakıyorum minyatür gibi resim yapıyorum, birileri naif deyince de kızıyorum.

C.A.: Naifin anlamı mı yanlış biliniyor?

G.K.: Gayet tabii. Naif, hiç resim eğitimi almamış saf yürek ile resim yapan demek. Çok var, çok da iyi naif ressamlar var ama ben naif değilim.

C.A.: Eğitim sanatçıyı köreltir mi?

G.K.: Eğitim köreltir ve tekrara götürür. İyi ressam bence bütün eğitimi yıkayıp üstünden atmış olandır. Ne öğrendiyseniz hepsini unutmanız lazım, işte o zaman yeniden var edebilirsiniz.

C.A.: Peki geneli ilgilendiren ama kişisel bir soru sormak isterim. Benim anaokuluna giden bir kızım var, okulun ilk zamanları daha özgün ve sıra dışı çizimler yaparken şimdilerde daha sıradan formlara döndü.

G.K.: Neden biliyor musun? Hem öğretmenler hem de anne babalar, çocukların en doğrusunu öğrenmesini istiyorlar. Her şeyin doğrusu, okulun doğru çizimleri göstermesiyle öğrenilmiyor işte. İnsan bir kutunun içinde yaşamamalı. Benim de küçük öğrencilerim var, ben onlara kutuyu kapağı açık olarak veriyorum. İster içinde otursunlar, ister dışına çıksınlar. Kutunun sıkıştırmasına girmemesi gerek çocuğun. Malzemeyi öğretip ne istiyorsa yapmasını söylemek lazım. Bana gelen bir çocuk var, 6,5 yaşında başladı, Tuna Çakır. Çok yetenekli bir çocuk. Bir kuş resmi koyuyorum önüne, anında yapıyor ya da bir Venedik fotoğrafı. 3 günde tüm deseni bitiriyor. Bu normal değil,  bu olağanüstü ve çok akıllı bir çocuk. Ama bu çizim yeteneği, yaratıcılık demek değil. Göz hafızasının çok kuvvetli olduğu anlamına gelir. Bu çocuğa yapılması gereken, ufkunu (duruyor, düşünüyor) ufku yetersiz kalıyor, açı… Bakış açısını büyütmek, arkasındakini hissetmesini, sezgilerini geliştirmesini sağlamak.

C.A.: Sizin resimlerinizle ilgili de biraz konuşmak isterim. Bana mutluluk veren, enerji dolu, sıcacık eserler. Ama bunca acı, yaşanmışlık, hayatın yoruculuğu varken siz nasıl bir pencereden bakıyorsunuz da böyle işler çıkıyor?

G.K.: Mutlu ama hüzünlü.

C.A.: Ama o hüzün bile tatlı.

G.K.: Bazen o kadar üzülürsünüz ki, yemek yerken bile ağlarsınız. Oysa yemek yeme olayı hazla ilişkilendirilebilir bir şeydir. Onun gibi… Ama yemeğin hazzından dolayı değil, on dakika önceki bir sözün acısından dolayı ağlarsınız. Bütün met cezirleriyle her şey bir arada.

Tabii buna dayanmak çok zor. Bir de otopsi yapabilmelisiniz. Ben kendi kendime çok güzel otopsi yaparım, hiç de ıstırap duymam. Çünkü bir şeyin sebebini o kadar merak ederim ki! Mesela sizin gözleriniz… Gözlerinizin rengi çok güzel. Hangi renkleri karıştırırsam bu şeffaflığı elde ederim diye düşünürüm. 

C.A.: Yani merak ve ilgiyle devam ediyor hayat…

G.K.: Gayet tabii. Baktığınız her şey sizin kullanmanız için verilmiş bir anahtardır. Haliyle her şeyi görmelisiniz yoksa nankörlük etmiş olursunuz.

C.A.: Varoluşa dair düşünceleriniz?

G.K.: Bilmem. Birileri doğurdu. Başka bir ülkede doğmalıydım. Burada sizi anlayacak insanların sayısı o kadar az ki… Ben sadece kendim için resim yapıyorum. Bazen Fazıl Say’ın yazılarını okuyorum ve o kadar iyi anlıyorum ki. Bir de derinleştikçe, anladıkça daha da zor. Bildikçe, öğrendikçe çok derin acı çekiyorsunuz. Hayvanlarla daha rahat ediyorsunuz. Çünkü menfaat ilişkileri ya da ince hesapları yok. Bazen, insanlarla ilişkilerinizde, karşınızdakinin arka planında bir şey seziyorsunuz ve mutsuz oluyorsunuz. O zaman da onu öyle kabul etmeyi biraz sindirmeniz gerekiyor. Çünkü diyorsunuz ki ‘hayır, bu anlayacak galiba, anlıyor…’. İstiyorsunuz ki anlasın. Ütopik bir şey tabii. Çoğu zaman, aklınızdan geçenle olan bir değildir. Resimde de bu böyledir. Aklınızdakini yapmazsınız, yapmamalısınız, onu yapıyorsanız siz ressam değil nakliyecisiniz. Onun arkasında görünenin resmini yapmalı. Yani, safa doğru gitmek, pür olmak. Ben mesela L. da Vinci-Mona Lisa’ya gittim, yerinde baktım, beni hiç ilgilendirmedi. Sonra büyük bir afişini aldım. Camlattım. İstanbul’daki Stüdyoya astım. Her gelen bakıyor, ne cevaplar ne sorular çıktı. Sonra anladım ki Leonardo’da, öndeki figürde değil mesele, arkada… Arkası yaşıyor, çok ilginç. Çok büyük bir beyin, çağ üstü bir adam. Tavsiye ederim. O gözle inceleyiniz.

C.A.: Kimleri okuyor, kimleri dinliyorsunuz?

G.K.: Kimseyi okumuyorum ve dinlemiyorum. Bu aralar böyle. Kitap okumak istemiyorum. Tabii ki çok kitap okumuş ve çok da kitabı olan bir insanım ama kitap okuma zamanımda değilim. En son Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı okumuştum. Başucu kitabı gibi, öyle… Bizden de Buket Uzuner’i beğeniyorum. Onun dışında… (sessizlik)  Ben Tagore’u severim. Tagore çok iyi resim yapıyormuş biliyor musunuz? Eskiden, hem resim yapmayı, hem yazı yazmayı hem müziği öğretiyorlarmış. Üçünün bir arada getirdiği ortak bir dil var. Şimdiki eğitimde de öyle olması lazım. Müzikte bulduğunuz bir ses, şiirdeki bir kelime ya da resimdeki açık koyu veya bir ifade hepsi aynı oluveriyor. Onu yaşamak büyük mutluluk. İnsanlığın da ilerleyebilmesi için onu yakalamak lazım. O zaman insanlar patolojik olmuyorlar. Kendilerini becerileriyle, paylaştıklarıyla var ediyorlar. Sanat, sizin bütün iç kavgalarınıza cevap veriyor, hallediyor.

C.A.: Çok çalışıyorsunuz, çok üretiyorsunuz. Ben sizi ne zaman görsem elinizde bir iş oluyor. Resim eşittir hayat mı?

G.K.: Resim yapmadığım gün kayıp gündür benim için. Yaşamak beni hiç ilgilendirmiyor, hiç hoşlanmıyorum. Sağlıklı yaşamak istiyorum sadece resim yapmak için.

C.A.: Peki bir kadın olarak sanat yapmak?

G.K.: Kadın değil de erkek olsaydım, belki biraz daha rahat ederdim. Daha katı olabilirdim belki. Katılaştım ama yeterince değil.

C.A.: Biraz daha açıklayıcı olsanız…

G.K.: Duyguları göstermemek gerekiyor. İç bahçeleri açmamak lazım. Açmak hata…

C.A.: Ama açası geliyor insanın…

G.K.: Eee, açmayacaksınız, ben onu öğrendim. Açarsanız olmuyor.

C.A.: Ne oluyor açarsanız?

G.K.: Çok zedeleniyorsunuz, çok kırılıyorsunuz. Çünkü duyarlılık derecesi farklı oluyor. Sürekli ayna kırıklarının içinde yaşamak gibi, korkunç bir durum…

C.A.: Birazcık hocamla ilgili sorular sormak istiyorum, izin verirseniz?

G.K.: Tabii ki istediğini sor.

C.A.: Metin Erksan, 18 yaşında bir çocuk için çok fazlaydı. Biz o zamanlar onun anlattıklarını çok anlamıyorduk ama büyüdükçe, geriye dönüp baktıkça, ah keşke yaşasa da şu an dinleme şansım olsa diyorum. Siz uzun yıllar evli kaldınız. Aynı evin içinde iki sanatçı olmak zor muydu?

G.K.: Ben ondan çok şey öğrendim, çok bilgiliydi. Hakkını yiyemem ama iki sanatçı bir arada olamıyor. Mesela “Sevmek Zamanı” filmi üzerine çok tartışmıştık. Yanlış bulmuştum ben o filmi.

C.A.: Neden?

G.K.: Yanlış çünkü. Cesur olmayan bir adamın aşkı. Adam resmine aşık oluyor, varsa yoksa o resim. Ben varken, aşkını benle yaşamıyorsa ve yaşatmıyorsa ne olacak ki… Aşk çok kıymetli çünkü.

C.A.: Metin Hoca ne dedi?

G.K.: Oooo… Sen aşkı anlamıyorsun dedi. Çok kızdı. Sesi çok gürdü, maşallah. Bir bağırdı mı beş mahalleden duyulurdu. Öfkeliydi bir de… Dil dayağını ondan öğrendim, çok faydalı oldu bana…

C.A.: Peki nasıl bu kadar zor bir ilişkiyi devam ettirebildiniz? Nasıl ayrıldınız? Daha doğrusu nasıl karar verdiniz?

G.K.: On bir sene devam etti. On birinci senenin sonunda farklı olduğumu gördüm. O alanda o kişiyle artık olmamam gerektiğini anladım. Yaşama katılamıyordum çünkü. Öyle olunca gidiyorsun işte.
C.A.: Ayvalık’ta yaşıyorsunuz, ne zamandan beri?

G.K.: 2004’ten beri, 15 yıl oldu. Önce Çamlık, sonra büyülü Cunda, tekrar Ayvalık, Edremit Körfezinde… Deli rüzgarlı, zeytin ve çam ağaçlı, sincapsız tepelerde…

C.A.: Şimdi Ressam Yüksel Erdoğan ile evlisiniz değil mi?

G.K.: Evet, Yüksel ile 67-68 yılında aynı yıl Akademiye başlamıştık. Ama yollarımız ayrıldı. Yeniden uzun yıllar sonra İstanbul’daki bir sergimde karşılaştık. O günden bu yana sanatı, hayatı paylaşıyor, resim yapıyoruz.

C.A.: Geleceğe dair hisleriniz?

G.K.: Hüzün ve umut yan yana olacak. Algısı yüksek ve derin olanlar gibi anlayarak ve acı çekerek ve ironiye başvurarak, latifeyle yaşamaya devam edeceğim. Benim gibi binlerce insan olmuş. Şair R. Tagore bile öyle ise ben kimim ki? Yaşam sürprizlerle dolu… Kendi gücünü, kendinden almak zorundasın, kendinle baş edebilmek için. Analiz yapıyor, düşünüyor, düşündüğün için de bir sürü hayali noktalar var oluyor. Aralarında muazzam bir görüşme var. Sen o görüşmelerden de galip çıkmak zorundasın. Çünkü “hayal gücü en büyük güç”, Einstein’in dediği gibi… İç bahçeleri kimselere açmamak en iyisi… Ya da seçeneklere başvurmak gerek, yeşil çimenlerde pembe tüy bulmak gibi aniden… Her daim umut var, bir yerlerde… Bulunur belki…

Ah bu iç bahçeler…

 

168 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .