Hoşgeldiniz  

İzmirli bir galerist Sergül Okay ile keyifli bir röportaj…

Ceren Atasoy | 29 Temmuz 2019 | Genel Haberler, Röportajlar A- A+

Sergül Okay, özellikle Ankara resim/sanat camiasında adını çokça kişinin bildiği, 1992 yılında Ankara’da açılan İlayda Sanat Galerisi’nin kurucusu, İzmirli bir galerist… 40 yıl kadar ara verdiği İzmir ikametine, 2014 yılından beri, Alsancak’ta, bir galeriden hallice olan evinde devam etmekte. Onlarca sanatçının yetişmesine, tanınmasına katkı sağladığından da sebep, benim gibi bir çoklarının Sergül Ablası’yla İzmir’deki evinde, o zamandan bu zamana değişen sanatı, sanatçıyı, eksiklikleri ve hayallerini konuştuk.


Ceren Atasoy: Sergül Ablacığım, soru cevap şeklinde gidecekmişiz gibi değil de sohbet ederek başlamak ve öyle bitirmek isterim. 1992 yılında İlayda Sanat Galerisi’ni kurduğunda idealist bir amaçla yola çıktın değil mi? Biraz başlangıç aşamalarını anlatır mısın?

Sergül Okay: Bir sanat galerisi açıp özellikle sanat okuyan öğrencilere destek olma hayalini çok kurdum. İlayda kızımın adı, ben bu galeriyi açarım ilerde İlayda devralır, hayalleriyle başladım ki öyle de oldu. Ankara’dan sonra 2002 yılında Galeri İlayda adıyla İstanbul şubesi açıldı. O süreci de İlayda devraldı.

 C.A: İstanbul’a ve İstanbul sanatçılarına ayrıca değinmek istiyorum. Ama Ankara’yı ve galerinin ilk zamanlarını atlamak istemem çünkü orda çok acayip işler yaptın. Ne sosyal medya var ne cep telefonları bu kadar yaygın…

 

 S.O: (Gülüyor) Yaa sorma… Ben galeri mekanını tuttum. Teknik olarak olması gereken her şeyi tamamladım. Sonra dedim ki burayı nasıl işleteceğim, ressamlar nasıl gelir, sergi açarken nelere dikkat edilir?  hiçbir şey bilmiyorum. Eşime dostuma sordum en iyi sanat eğitimi veren üniversite hangisi diye, Hacettepe dediler. Aradım dekanını, o zamanlar Zafer Gençaydın’dı. “Zafer bey ben böyle bir yer açtım. Teknik olarak her şeyim tamam ama hakkıyla yapmak istiyorum bilgim yetersiz. Siz bana destek olun söz ben de öğrenciniz gibi çalışacağım” dedim. Bir saat sonra galeriye geldi sağ olsun. Çok şey öğrendim Zafer Gençaydın’dan, sergi nasıl düzenlenir, karma karışık değil de karma sergi nasıl yapılır, sanatçı nasıl ağırlanır…

 C.A: İlayda’da yer alan sanat öğrencileri için de Zafer Bey’in katkısı çok oldu değil mi?

 S.O: Aaaa olmaz mı! 3 salon vardı, 3 ayrı mekan gibi. Biri, sanat öğrencileri için sergi mekanıydı, diğeri resimle uğraşan ama sergi mekanı bulamayan insanlar içindi. Ana mekanda da ünlü, tanınmış sanatçılarla sergiler açtık.

 C.A: Nasıl başladı peki, ilk zamanlar ne zorluklar yaşadın, insanları oraya toplamak için neler yaptın, Ankara’lı için sanat ne ifade ediyordu?

 S.O: Benim zamanımda hiçbirimiz evimizde orjinal resimlerle doğmadık, duvarlarımızda maarif takvimleri olurdu, ama o zamanlar Ankara’da diplomat arkadaşlarımın evinde görürdüm ben orjinal resimleri. Bizim de daha evvel evimize aldığımız resimlerin, sanat tabiriyle, kasap resimleri olduğunu o zaman anladım. Ankara’da herkes açtı, orjinal resim gördüğünde, duvara estetik bir şey asıldığında onun yarattığı farkı anlayabiliyordu. Ama para verip de resim aldırma kısmı biraz samimiyet, biraz alışkanlık gerektiriyordu. Benim yöntemim şuydu, insanları galeriye yemeğe davet ediyordum.

C.A: Hangi insanları ?

S.O: Eş, dost, sanatçılar… Hatta oğlum çok dalga geçiyordu, “Anne burası sarımsak kokuyor, galeri mi İtalyan lokantası mı belli değil” diye. (gülüyor) O yemeklerin çok katkısı oldu ama, insanların gözü resme alıştı, ressamıyla tanıştı, sevdi, satın almak istedi. Bir de ne vardı biliyor musun? Ankara’da taksitle satış yapardı insanlar. Herkes borcuna çok sadıktı. Büyük paraları tek kalemde vermezlerdi, peyderpey ödendiği için de sanat eseri almak daha kolaydı. Tabii sadece galeriyle bırakmadım işi, otellere, restoranlara gittim. Oralardaki duvarlara orjinal resimler astırdım. Mega otel vardı mesela, orda ben her ay bir sergi yaptım. Ama sahibi İstanbullu bir çocuktu. Vizyon sahibi bir çocuktu.

 

 

C.A: Böyle bir konsept var mı peki? Yemekli galeri gibi bir şey?

S.O: Valla o zaman yoktu, yani çevremizde yoktu. Dünyada vardıysa da biz bilmiyorduk. Ama bir taktiğim daha vardı. Giderdim eşin dostun evine, salonuna orjinal resim asardım. Bakın biraz seyredin diye. İs olduğu için Ankara’da, bir ay sonra resmi almaya gittiğimde duvarda iz kalıyordu, (gülüyor) eee onlar da duvar böyle duracağına alalım bari diyorlardı. Öyle öyle elimden geldiğince çevremdeki insanlara resim almayı ve evine resim asmayı aşıladım.

 

 

 

C.A: Sanatsevere ayrı sanatçı adaylarına ayrı destek olduğunu da söylemek gerek. O dönemde öğrencilere, çok tatlı jestlerin olmuştu değil mi?

S.O: Yaa çok güzeldi, onları da beni de çok mutlu eden anlardı. Hacettepe’nin derece alan öğrencileri için, o zamanlar dolar ucuzdu, 100’er dolar koyuyordum zarfa… Resim, heykel, seramik artık hangi alandaysa, İlayda Sanat Galerisi adına veriyordum. Çok da hoşuma gidiyordu bunları yapmak… Sonrasında, hocaların seçtiği, en iyi resim öğrencilerinin sergilerini açma heyecanıyla, bir iki denemem oldu. Fakat resimleri astıktan sonra, öğrencilerin, eserlerine, hocalarıyla aynı değeri biçtiklerini gördüm. ‘Çocuklar’ dedim ‘bakın siz daha ressam olmadınız, yolunuz uzun, siz önce insanların evine girmelisiniz.’ Onlar olduk zannettiler. Bu sefer de ben kendi müşterime o öğrencileri tavsiye etmeyi etik bulmadım. Çünkü hocasıyla aynı değeri biçmek doğru değildi, olmadı yani.

C.A: Bu kadar azim, emek, İlayda Sanat Galerisi adını var etmeyi başardın, hatta İstanbul’da da İlayda’nın öncülüğünde Galeri İlayda’yı açtınız. Ankara’dan İstanbul’a geçişi konuşalım biraz da… İstanbul sanat camiasını nasıl buldun?

S.O: Çok büyük hayal kırıklığı oldu benim için. Açılışa Adnan Turani gibi çok büyük bir isim gelmiş, destek olmuş, Allah rahmet eylesin, kimse hak ettiği ilgiyi göstermedi. Neye uğradığımı şaşırdım. İstanbul’lu ressamlar Ankara’lı ressamları beğenmezmiş meğer. Her ressam kendi yaşadığı şehirde ünlü ve resim satıyor.

C.A: Ama sanat evrensel değil mi? Ankara’lı ressamlar İstanbul’luları burnu büyük bulur, İstanbul’lular Ankara’lıları beğenmez.

S.O: Evrensel tabii de, ben İstanbul’u, İstanbul’daki sanatı keşfettiğimde anladım ki; Ankaralı ressamlar daha sınırlar içinde, İstanbul’dakinin vizyonu geniş. Ankara zaten bürokrat şehri. Zaten gri memur kafalı bir şehir. Sanatçıyı da etkiliyor tabii. Mesela ressam tarzını değiştirmek istiyor, daha çok soyutlamaya yönelme derdinde ama biliyor ki, değiştirse onu seven kitle bırakacak. Cesaret edemiyor. Ama İstanbullu ressam bir seri bir tarz çalışıyor, bir sonrakinde bakıyorsun hop başka bir şey, kendini de resmini de değiştiriyor. Biz de Galeri İlayda’yı açtığımızda yaşadığımız bu hayal kırıklığından sonra, İlayda’ya dedim ki, “kızım sen burada kendi ressamını bulacaksın, kendin burayı var edeceksin benim portföyümle olmaz bu iş. “ Ki o yaptığı seçimlerle beni geçti.

C.A: Peki hazır şimdi İzmir’deyken… Burasıyla ilgili ne düşünüyorsun?

S.O: İzmir şu an… maalesef sanatla falan hiç alakası yok. ( gülüyor) Yiyelim, içelim, eğlenelim derdinde…

C.A: Büyük şehir değil de, bir sahil kasabası gibi davranmayı seviyor İzmir.

S.O: Öyle… Ben 40 sene İzmir’den ayrı yaşadım ama geldiğimde dedim ki hiç gelişmemiş. Artık belediyecilikten mi, insanların ruh halinden mi bilemem ama olduğu yerde sayıyor. Ki burada şu an, çok iyi sergiler de açılıyor ama talep yok, alma hissiyatı yok yani böyle bir ihtiyaç yok, çünkü görmemişler. Milyon dolarlara evler yapılıyor, içine orjinal resim koymayı bilmiyorlar. Arkas bu işe emek verenlerden, klasikleri sergilediği bir yeri var, Fransız Kültür Merkezi’nin bir bölümünde. Muhteşem işler yapıyorlar ama yetmez…

C.A: Aslında tam da sormak istediğim bir soruya pas atmış oldun. Sanatın toplumda dolaylı bir takım işlevleri var; ilerletici, zihin açıcı, estetize edici… Şu an aklıma gelenler… Yani sanat toplumda bir etki yaratmalı ama bizim ülkemizde etki alanı pek bir dar. Toplumdaki kanaat önderleri, siyasetçiler, eğitimciler, iş adamları ne yaparlarsa sanatı ön plana çıkarırlar? Sanatçıların, bu ülkede sanatın etki alanının darlığıyla ilgili, sorumluluğu var mı? Ya da tüm bunların ötesinde birçok şeyde olduğu gibi sanatta da iş ekonomiye mi dayanır? Yani herkesin karnı doysa sanat daha mı çok talep edilen bir şeye dönüşür?

S.O: Teker teker gidelim… Önce siyaset yapan insan, eğiten insan, işveren insan artık kimse bunlar, bunların vizyonu çok önemli. Adamın gözü sanatı arayacak, sanattan anlayacak, bünyesi sanatı isteyecek ki, karşısındakine de bunu bir ihtiyaç olarak sunsun. Hayatında resim görmemiş, galeriye gitmemiş adam ne anlasın sanattan. Çok sevdiğim bi kısa hikaye vardır; bir profesör haftada iki kez Ankara’dan Eskişehir’e otobüsle ders vermeye gidiyor. Şehirlerarası otobüste de şoför açıyor arabesk müziği, bizimki de kulaklık falan takarak kurtulmaya çalışıyor. Bir keresinde, klasik müzik kanalının açık olduğu bir otobüse denk geliyor. Ama şoför kesin kanalı değiştirmeyi unuttu diye düşünüp sabırla bekliyor, ta Eskişehir’e kadar o radyo açık kalıyor. İnerken de şoföre diyor ki “muhtemelen kanalı değiştirmeyi unuttunuz ama çok teşekkür ederim sayenizde çok keyifli bir yolculuk yaptım’ şoför” yok efendim” diyor. “ben 40 sene konservatuarın şoförlüğünü yaptım. Çok severim” işte aynen böyle… Müzik dinleye dinleye müzik kulağın, sergiye gide gide de gözün gelişir. Gözün gelişmemişse de iyi resim kötü resim farkını anlayabilmen mümkün değil. Resme para yatırmak da bu noktada saçma gelebilir tabii. Sanatçının da resmi yüceltmek, resim hediye etmek falan gibi bir misyonu yok. Zaten resim hediye etmeyi de sevmezler çünkü insanlar para ödemedikleri şeyin değerini pek bilmez.

C.A: Peki resmi ya da sanatı bir ihtiyaca dönüştürme işini nasıl yapacağız?

S.O: Evlere sokmak lazım galiba ama ben de bilmiyorum ki… 5 kişiyle sergi açıyoruz. Ankara’da gezilir sergiler, İstanbul’da da öyle… İzmir’de gezmiyorlar. 100 kişi 200 kişi gezecek ki bir kişi alacak. Pazar malı değil ki bu! Ne kadar çok gezen olursa satış da ona göre olur. Ama tabii ki ekonomiyle de ilişkisi var. Mesela en çok resim satılan zaman, faizlerin en yüksek olduğu zamandır. Çünkü faiz parası zaten havadan gelen paradır insanlar onu resme yatırabilir. Şimdi ise, milletin tek derdi karnını doyurmak. Şu an sanat tabii ki sonda. Ama burada bir diğer önemli nokta da yerine koyma… Ben çok bilirim ayırttığım bir kıyafeti almaya giderken, yolumun üstündeki sergiye uğrayıp resim aldığımı… Diğer tarafa da kusura bakmayın demek için uğrar, evime dönerdim. İnsanlar Ikea resimlerini, kurslarda yaptıkları tabloları duvarlarına asmayı resim asmak zannediyorlar ama birilerinin bunlara dur demesi lazım.

C.A: Hala tespit ettiğimiz sorunu çözemedik, nasıl çözeceğiz?

S.O: Aslında şöyle olabilir, yine çocuklarla… Senin çocuğun, ne kadar çok resim görüyorsa, odasında ne kadar çok resim asılıyla, ne kadar çok sergi gezdiyse, gözü, haliyle sanatla ilişkisi o kadar çok gelişir. Ama öyle bir iki kişiyle de olmaz, bir nesli değiştirebilmek lazım. Burada da iş analara düşüyor.

C.A: Ama devletin eğitim sisteminde böyle bir uygulama yok. Yine bireysel çabalarla mı olacak?

S.O: E öyle olacak tabii! Zaten hep öyle değil mi Allah aşkına!

C.A: Çok kararttık içimizi biraz da hayallerinden bahsedelim mi?

S.O: (Yüzü aydınlanıyor birden, uzaklara dalıp gülümsüyor) Ölmeden önce yapmak istediğim tek bir şey var, İzmir’de Çağdaş Sanatlar Müzesi’ni kurmak… Tunç Soyer gördüğüm kadarıyla vizyon sahibi bir insan. Yakın zamanda bir randevu alıp bu konuyu kendisiyle görüşmek istiyorum. İzmir gibi dev bir kentte çağdaş sanatı takip edecek bir kompleksin bulunmaması bence çok üzücü. Dilerim bu süreci tamamlayıp özellikle gençlere, çocuklara bir hediye bırakabilme şansım olur.

C.A: Sergül ablacığım, seninle sohbet bitmez, tadına da doyulmaz biliyorum ama son bir soruyla mecburen bitirmek isterim. “Hayatıma çok dokunur, içime işler, bak bak doyamam” dediğin Türk ressam isimi ya da isimleri istesem?

S.O: Üç isim sayabilirim. Sebebi, hem onları çok iyi tanıyor olmam hem de resimleri dışında entelektüel birikimleriyle de beni kendilerine hayran bırakmış olmaları… Çünkü iyi resim yapan, iyi ressam olan herkes çok birikimlidir, derindir diye bir şey yok. Bunu öğreniyorsun zamanla… Adnan Turani, Zafer Gençaydın ve Reyhan Abacıoğlu. Benim için özeldirler.

C.A: Çok teşekkür ederim.

S.O: E birer Türk kahvesini hak ettik. Ben teşekkür ederim.

 

267 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle