Hoşgeldiniz  

Din… Le…

Nilgün Yüksel | 01 Eylül 2019 | Genel Haberler, Köşe Yazıları, Videolar


Nilgün Yüksel
nilgunyuksel@gmail.com

 

Buraya bir giriş cümlesi yazacaktım.

Ama sonra çok saçma geldi.

Yazıyı böyle olduğu gibi bırakmaya karar verdim.

Zaten her şey yeterince açık.

 

Lascaux mağarasından başlayarak bulunan buluntular günümüzde birçok bilim adamınca farklı şekilde değerlendirmektedir örneğin Halverson Buzul çağının insanının çevrelerinde gözlemleyerek yaptıkları betimlemelere herhangi bir mitolojik anlam katmadıkları görüşünü savunmaktadır. Oysa antropolog Robert Layton, üst Paleolitik sanata ilişkin imgelerin o dönemin insanı için mitolojik açıdan derin anlamlar taşıdığını öne sürmektedir.[1]

Bu farklı görüş açıları evrim teorileri ve kültür farkları arasında açıklanmaktadır. Biz bugün artık yok olmuş bu kültürün mitler üretip üretmediğini, ürettilerse bu mitlerin ne anlama geldiği konusunda herhangi bir fikre sahip değiliz. Öte yandan başka bir soru da şunu gündeme getiriyor. Paleolitik çağ insanı mitler üretecek ve dilsel bağlantıları sağlayacak kadar gelişmiş bir düşünce yapısına sahip miydi? Hayal gücü onu nereye kadar götürebiliyordu? Belki de bu hayal gücü sadece ayakta kalmasını ve soyunu devam ettirebilmesini sağlayacak bir hayal gücüydü.

Bununla birlikte örneğin San geleneğinden ortaya çıkarılan bazı betimler aynı zamanda Şamanizmin ortaya çıkışına delil olarak gösterilmektedir. Ayrıca Neandantel insanına ait mezar buluntuları onların ölülerini gömme alışkanlığı kazandığını göstermektedir. Üstelik ölülerin yanında bulunan birtakım eşyalar ve onların mezarlara özenle yerleştirilmiş olmaları belli bir inanç sisteminin ilk belirtileri olacağına dair tartışmaları genişletmiştir.

Her ne kadar kendini modern dünyanın bir parçası olarak gören 20. – 21. yüzyılın insanları sanat üzerine yeniden kuramlar üretsek de sanatın var oluşundan bu yana inanç sistemlerini, var oluş koşullarını, yaratılan diğer yapılanmaları bir yana bırakarak salt kendi varlığıyla yol aldığını iddia edemeyiz.

Kaldı ki göçebe-avcı toplumlarla, yerleşik- toprağa bağlı toplumlarda, benzer iklim ve coğrafi koşulların oluşturduğu benzer kültür yapıları ve ortaya çıkan üretim modelleri sanatsal oluşumun toplumsal şekillenmeye birebir bağlı olduğunu göstermiştir.

Toplumun varlığını ortaya koyan onun ilerlemesini sağlayan dinamikler elbette ki şimdiye kadar araştırılan ve üzerinde durulanlardan çoktu. Bununla birlikte toplumsal erkler insanları bir arada tumanın en önemli noktalarını çoktan keşfetmişlerdi. Birbirinin içine geçen ekonomi, yönetim ve din…

Kültür oluşumunun önemli parçalarından biri olan sanatsal üretim, bu halkaların içinde yer alıyordu ve kuşkusuz çağlar boyunca dinin ve politikanın gücü, sanatsal yapının her seferinde yeniden biçimlenmesine etkin bir rol oynadı.

Doğu ve Batı toplumlarının birbirinden farklı kültürler geliştirirken benzer yolları kullandığını görmek de insanlığın büyük ironilerinden biri olsa gerek.

Doğu başka bir yazının konusu. İşte size Batı’dan kısa notlar…

Pagan Roma imparatorluğu içinde birkaç yüzyıl boyunca inançlarını gizlice devam ettirmek zorunda kalan Hıristiyan toplulukların ibadet için oluşturdukları ilk kiliseler katakomblardı. Aynı zamanda birer mezar işlevi de gören katakomblar toprak altında kayalara oyulan erken dönem kiliselerdi. 313 yılında Roma imparatoru Konstantin Hıristiyanlığı yasaklı bir inanç olmaktan çıkardığında ilk bazilikalar oraya çıkmaya başladı. Gombrich bu bazilikaların Roma’da Pazar ya da mahkeme olarak kullanılan yapı tipolojisini örnek aldığını belirtmektedir. Bazı kaynaklarda ise ilk Hıristiyan tapınaklarının Roma tapınaklarına benzer yönleri olduğu geçmektedir. Roma İmparatorluğu her ne kadar Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiş olsa da Pagan alışkanlıklarını çok kolay terk edememişti. Nitekim bu dönemden kalan birçok inanış Hıristiyan inancına uyarlanarak devam etti.

Bazilikalar ortaya çıktıktan sonra sıra onların iç düzenlemelerine gelmişti. Dönemin güçlü din adamı olan Gregorius İncil betimlemelerinin kiliselerde yer alması gerektiğini savunuyordu. Bu, çoğu okuma yazma bilmeyen halk için Hıristiyan dininin öğrenilmesi ve inancın yaygınlaşmasında en önemli etkenlerden biri olacaktı. Her ne kadar bu dönemde Gregorius’un düşüncesini benimsemeyen kiliselerde tasvirlerin olmaması gerektiğini düşünen başka bir kesim varsa da onlar kendi düşüncelerini yaşama geçirmek için biraz daha bekleyeceklerdi.

Pagan inancından yeni kurtulan ve tanrılarını heykellerle kişileştiren bir toplumun yeni inançtaki betimlemeleri eski inanç sisteminin alışkanlıkları ile karıştırmamaları için alınan ilk önlemlerden biri, bu bazilikalarda sadece kutsal kitap sahnelerinin betimlenmesi olu. Bir diğer önlem ise üslupta belirdi. Bu betimlemeleri ortaya koyan sanatçılar her ne kadar Roma – Yunan üslubunu biliyor olsalar da anlatımda daha sade (bir başka deyişle naif) bir üslubu benimsediler. Önceki dönemin anlayışı artık sadece ayrıntılarda ortaya çıkıyordu. Yeni sanatçının görevi, topluma incili öğretmekti ve bunun için olabildiğince anlaşılır olmak durumundaydı. Bu anlayış, Erken Hıristiyan dönemde Bizans sanatının doğumunu simgeliyordu.

Ortaçağ tarihçileri 500 dolayları ile 1000 yılları arasına Karanlık Çağ diye adlandırır.  Sürekli savaşların göçlerin yaşandığı bu dönem bugün bile yeterince aydınlatılamadığı için tarihçiler tarafından karanlık dönem diye adlandırılmıştır. Bununla birlikte bu uzun süreç Antik dünyanın tarih sahnesinden silinmesi ve günümüzün toplumlarını oluşturacak Avrupalı toplumların ortaya çıkışını göstermektedir.

 750 – 837 yılları arasında egemenlik süren Karolenj İmparatorluğu Orta Avrupa’yı egemenliği altına alan Frank kökenli bir hanedandır. Karolenjler başlangıçta saray nazırlığı yapan bir aileydi. Yönetimde ise Mervenj krallığı bulunuyordu. Karolenjlerin Mervenjlere karşı başlattıkları iktidar kavgası III. Pepin’in yönetimi tamamen ele geçirmesiyle son buldu. Pepin kendini soylular meclisine kral seçtirirken Roma’dan getirdiği bir piskoposun da kendini takdis etmesini sağladı. Krallık artık gücünü sadece siyasal iktidardan değil, dinden de alıyordu. Bu dönemde manastır yerini piskoposluğa bıraktı.

Bu dönemde din sanatsal üretimde belirleyicilik durumunu bir üst noktaya taşıdı. Ortaçağ sanatçısının görevi kendisine aktarılan bilgileri canlandırmaktı. Elbette ki sanatçının seçimi kelimesini kullanmak için daha çok uzun süre beklememiz gerekecek. Ortaçağ’da yaratıcı ustanın bir seçim yapma düşüncesi bile olamazdı. O, örneklerden yola çıkarak eserini ortaya koyuyordu.

 Karolenj İmparatoru Charlamagne’in ölümü, Avrupa’da yeni bir dönüm noktası oldu. Normanlar bu dönemde İngiltere’yi istila ederek bu topraklara yerleştiler. Günümüz İngiltere’sinin temellerini atan Normanlar Hıristiyanlığı kabul ettiler. Normanlar, 9. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da politik ve kültürel alanda söz sahibi oldular. Onlardan çok kısa süre sonra ortaya çıkan Roma – Germen İmparatorluğu Almanya’da varlığını sürdürecek ve Avrupa siyasi ve kültürel yapısında fazlasıyla etkin bir rol oynayacak diğer devlet olacaktır. İmparatorluğun gücü iktidarı elinde bulunduran I. Otto’dan gelmektider. Karolenjlerin izinden giden Otto, Papa’dan taç giyerek Hıristiyan dünyasında da sözünün geçmesini sağladı. Gücünü geniş alanlara yayan imparatorluk çok kısa zamanda kültürel liderliğini de ortaya koyacaktı. Onlardan günümüze ulaşan eserler Avrupa’da bir süre üstünlüğünü devam ettirecek Romanesk dönem sanat eserlerinin ön habercisiydi.

 Avrupa’da uzun süren savaşlar birçok yapının tahrip edilmesine neden olmuştu. 11. yüzyılın ikinci yarısı ise politik, dinsel ve toplumsal alanda yeni bir dönemi açıyordu. 1000’li yılların sonlarında parçalanan krallıkların birleştirici gücü kilise oldu. Kilise artık yeni bir güç elde etmiş yaklaşık yedi yüzyıldır oluşturduğu yapılanmayı siyasal otoritenin parçası haline getirerek sağlamlaştırmıştı.

Bu dönem aynı zamanda sınıfların belirginleşmesine tanıklık etmişti. Feodal toplum yapısı, genel anlamda üç tabakaya ayrılmıştı. Din adamları, askerler ve köylüler. Köylüler aynı zamanda hizmet eden sınıf olmakla birlikte henüz 1000’li yıllarda kaderlerini değiştirmenin yollarını aramaya başlamışlardı. Tarımda ortaya çıkan gelişmeler, üretimin artması, paranın daha hızlı dolaşıma girmesi başka bir sınıfın daha varlığına işaret etmekteydi. Burjuvazi. Manastırların ya da kiliselerin yanına kurulan kentlerde burjuva sınıfı ticaret ve zanaatla uğraşarak üretime katılmıştı. Onların zenginleşmesi aynı zamanda kentsel yaşamın da giderek gelişmesini doğuracaktır.

Tanrı bağışı hareketiyle para toplayan din adamları bu dönemde Cluny tarikatı etrafında toplanmıştı. Skolastik felsefenin toplum üzerinde etkili olduğu bu dönem aynı zamanda yazılı edebiyatı ve sanat atölyelerini doğurmuştu.

Toplumsal yapıdaki bu değişim ve zenginleşme, yapı faaliyetlerine de hız kazandırmıştı. Egemenliğini kanıtlamak isteyen toprak ağaları, soylular, piskoposlar manastır ve kiliseler yaptırıyorlardı. Romanesk kiliseler, erken dönem bazilikalarından izler taşısalar da farklı bir yapı tipolojisini ortaya çıkardılar. Oldukları yerde halka dinsel öğretiyi daha derinden benimsetmek görevini yüklenmiş bu kiliseler geniş duvarlarla çevrili sağlam bir yapı sergiliyordu. Roma dönemi mimarisinde belirgin olan kubbe bu dönemde ortadan kalkmıştı. Antik çağın kaybolan bilgileri yerine yeni mimarlar bu yapıların görüntüsüne eşlik edecek örtü sistemleri geliştirdiler. Erken dönem bazilikaların ahşap örtü sistemlerinin yerini yukarı doğru daralan yeni örtü sistemi aldı.

Kiliselerin süslemeleri ise Ortaçağ anlayışını yansıtan didaktik bir görünüm sergiliyordu. Mekânlarda yer alan betimlemeler dolaysız bir anlatımı benimsiyordu. Ortaçağ sanatçısı doğadan kopmuş inancın verilerini eserlerine yerleştirmişti. Mimari plastik ve diğer betimlemelerde mekân ortadan kalkmıştı. El yazmalarında renkler aynı doğadan kopuşun izini sürüyordu. Vitraylar Ortaçağ sanatçısının bu renklerle oyununun bir uzantısıydı.

Gombrich’in göksel kilise ile tanımladığı Gotik dönem, sadece üsluptaki değişimleri değil, toplumsal dönüşümü de gösteriyordu bize. Gotik dönem Hıristiyanlığın toplum yaşamındaki vazgeçilmez yerini sağlamlaştırdığının o ilahi kata yükseldiğinin bir göstergesiydi. İnsan, artık kuldu. Erişemeyeceği ilahi olana uzaktan bakarak ve onun tüm ağırlığını üzerinde hissederek yaşamak zorundaydı. Eğitimsiz halk tabakalarını yönlendirmenin çok eskiden bilinen ve gücü her seferinde onaylanan yolu bulunmuştu: Din…

Sonra insanlık yeniden doğdu.

Ve o yeniden doğanların ardılları öncellerinin sık sık kemiklerini sızlattı.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

 

********************************

[1] Bkz. Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, (çev. Nazım Özüaydın), Tübitak Yayınları, Ankara 1998

107 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2017 Pieceofart Ajans Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle